36. Bölüm

Biri Vatan,Biri Sen...35🥀

Dahliaaa
d_ah_lia

 

 

 

 

 

Kalbim İki Cephede Savaştı:
Biri Vatan, Biri Sen...
Ne Vatanı Bırakabildim,Ne Seni Tutabildim.🥀

KUZEY IRAK

Yazar:

Gecenin karanlığı çökmemişti bu tepenin üstüne; adeta yüklenmişti.
Evrenin bilinen en karanlık kara deliği bile, bu siperin üstündeki umutsuzluk kadar içine çekemezdi ışığı.
Sanki gökyüzü bile bu geceye sırtını dönmüştü.

Siperin içinde, elinde çatlamış bir telsiz…
Sırtında yarılmış bir gömlek…
Yüreğinde delinmiş bir sessizlik vardı.
Bazı geceler dua bile edemezsin. Çünkü dilin, kan kokusunu yutmuştur.
Bazı geceler emir beklemezsin. Çünkü kader, senden çok önce konuşmuştur.

Bu gece, onlardan biriydi.

Omzundan süzülen kanı durdurmaya çalışmadı.
Acısını umursamadı, sorgulamadı.
Bir asker bilir:
Bazı sabahlar doğmaz; bazı sabahlar sen al bayrakla doğarsın.
Vatan hep uyansın diye…

"Şehitlik öyle bir mertebedir ki," derdi, "ulaşana ölüm bile hürmet eder."

O sırada telsizden bir ses yükseldi; hırıltılı, parçalı, kesik kesik...
Konuşanın nefesi kırık, sesi toprakla karışmış gibiydi:

"Komutanım! 240 üs noktası vuruldu!"
"Tekrar ediyorum... 240 bölgesi yoğun roket ateşi altında!"
"Aynı istikametten beşinci isabet geldi... Aynı istikametten yiyoruz!"

Sözler öyle aceleyle çıkıyordu ki, sanki her cümle canından kopuyordu.
Telsizdeki genç, nefes nefeseydi.
Kelimeler, ciğerine çöken dumanla boğuşarak çıkıyor; her biri gözlerinin önünden geçen bir silah arkadaşını anlatıyordu.
Önündeki boş kovanlara baktı.
Nefretle burnunu çekti.
Son kurşununu biraz önce kullanmıştı.
Silahını siperin duvarına yasladı.

Telsizden başka bir çağrı geldi:

"130 unsurları, faaliyet olumsuz!
Saat 9 istikametinde kuzey e intikal halinde! Düşman unsuru Mesafe 400 Mevzi Yoğun Atış Altında !"
Atış Üstünlü Olumsuz Tekrar Ediyorum Atış Üstünlü Olumsuz "

Telsiz, son bir cızırtıyla sustu.
Ardında yalnızca ölüm gibi bir sessizlik kaldı.

Elini cebine attı. Tetiğe değil.
Bir fotoğrafa.

Sinem.

Çocukken kaybettiği annesinin ardından, yaşadığı her şeye rağmen tutunduğu tek şey vatandı.
O yıkılmış evin avlusunda, annesinin ardından çığlık atamadan kalakaldığı o gün…
Bir yanını orada gömmüştü.
Sonra büyüdü.
Gövdesi zırh gibi sertleşse de, ruhunda hâlâ dizlerini karnına çekip ağlayan bir çocuk vardı.
Yıllar sonra bulduğu bu kadın…
Sinem.
Ona unuttuğu bir şeyi tekrar hatırlatmıştı:
Mutluluğun da sesi vardı.
Ve o ses,sadece bir kadının fısıltısında saklıydı.

Tozlu elleriyle, kızıl saçlarını okşar gibi geçti parmaklarıyla fotoğrafın üstünden.
Siperin içindeki hava ağırdı; barut kokusu kemiğe işlemişti.
Ama onun ciğerini yakan barut değildi…
Yardım gelmezse, bu dünyada tek başına bırakacağı kadındı.

Gözleri buğulandı ama bir damla düşmedi.O,ağlamayı değil susarak dayanmayı öğrenmişti.

Bir an başını geri yasladı.
Omzundan süzülen kanla birlikte, içinde biriken geçmiş de sızıyordu sanki.
Hiç kimsenin görmediği o yaralı tarafı, ilk kez bu kadar açık görünüyordu kendine.
Dudakları kımıldadı.
Sesi, çatlak bir dua gibiydi:

"Ölüm bize ne uzak, ne yakın ölüm..."
"Ölümsüzlüğü tattık… Bize ne yapsın ölüm?"

Sonra içinden bir cümle daha döküldü, sadece kendisine fısıldar gibi:

"Ben hakkımı helal ettim… Siz de bana edin."

Rütbe önemli değildi artık.
Silah, mermi, komut zinciri…
Hepsi bir kenarda.
Çünkü şimdi sadece yürek konuşuyordu.O yürek, artık sadece bir adama değil bir millete aitti.

Telsizden son kez bir ses yükseldi:

"Komutanım... Yoğun ateş altındayız! Son mühimmat... Mevzi düştü... Zaiyatımız çok fazla!"

Binbaşı, barut kokan havayı içine çekti.
Gözleri mevziye sızmaya çalışanları buldu.
Kızgın, kana bulanmış elleri, sapını sımsıkı tuttuğu bıçağı biraz daha kavradı.
Dudaklarını araladı.
Artık korku yoktu.
Yalnızlık da…

Teslimiyet yoktu.
Ölüm, sadece görevdi

🇹🇷

Bana gelen istihbarat üzerine yola çıkmıştık aslında bana verilen sorumluluğu kabul ederken tek bir şart ileri sürmüştüm tim ile birlikte operasyonlara katılmak çünkü yeni görevim beni sahadan çekmişti bariz masa başıydı ve bu hayat tarzı asla bana ait değil.Vicdanını azda olsa rahatlamak için olsa gerek Paşa bu konuda arkamda durmuştu.

Paraşutle sahaya inişimizin üzerinden 3 saat geçmişti şafağın atmasına saatler kalmıştı.Bölgeye olabildiğince çabuk intikal edebilmek için ayaklar çoktan su toplamıştı.

Gözümün önüne kadar çektiğim siyah ay yıldızlı bereyi biraz aşağı çektiğimde omzumdaki çantanın askılıklarını düzelttim.

Börü ile birlikte karanlıkta yol almaya devam ediyorduk.Toprak ayağım altından kayarken tüfeğimin eksikliğini hissettim.Batur'un ver biraz ben taşıyayım diye aldığı kızım iki dakika sonra Ömer'in omzunda yer almıştı .
50 kilo yük ve kendi silahı yetmezmiş gibi saatlerdir benim keskin nişancı tüfeğimide taşıyordu .

En önde ilerleyen iki yüzbaşı bana çok uzaktı.Askeri nizam içinde sıra sıra dizili arada mesafe farkı bırakarak ilerliyorduk.Ve eğer yetişemezsek onlarca ocağa ateş düşecekti .

Hasan elindekiyle beni ve hemen önümdeki Mehmet'i geçerek Ömer'e doğru koştuğunda o timi elini yumruk yapmasıyla durdurmuştu .

"Komutanım karargah,İbrahim albay ."

Kendi silahı omzundan asılıyken benim tüfeğimi Hasan'a tutması için verdi.
Uydu telefonunu kulağına götürdüğünde gözleri beni taradı .

"Yüzbaşı Ömer Savaş Bozkurt emredin komutanım."

"Hayır komutanım sinyal kesicileri hâlâ kullanıyorlar!"

"Emredersiniz komutanım."

Elindekini Hasan'a geri uzattığında tüfeğimi tekrar eline aldı.Boynunu sola doğru kırıp burnunu çekti .Bu gergin hareketini biliyorum öfkesini dizginlemek yerine serbest bırakmıştı .

"Sayıları yüzden fazla. Hedefe dört kilometreden az kaldı. Bu mesafe nefes nefese değil, tek nefeste geçilecek. Ciğerleriniz yansa da durmak yok.

Temas noktasına kadar tam tempo. Harekete Börü !"

Ne bir bakıştık, ne bir nefes alıp verdik. Sadece hareket ettik.

Ay sanki yoktu.Gökyüzü öylesine koyu ve kapalıydı ki, bulut mu, dağ silueti mi ayırt edilemiyordu.Kasklardaki gece görüşü olmasa adım bile atılmazdı. Havanın içinde de ayrı bir ağırlık vardı, bastıran, ezip geçen bir yoğunluk. Yalnızca gece değil,zaman da üzerimize çöküyordu sanki.

Kimse konuşmuyordu. Koşmaktan çok, zamanla yarışıyorduk.Ses sadece hızımızdı .Börü hareket ettikçe sallanan sırt çantaları ,askeri botların toprağı durmadan ezip geçişinin sesi ...

Üçüncü kilometreye yaklaşırken ciğerlerim sanki daralıyordu. Nefes almak bir lüks gibiydi artık. Herkes aynı noktadaydı; soluklar kesik kesik, sert, uğultulu. Gecenin sessizliğinde silah sesinden önce sadece nefeslerimiz vardı.

Hareket ettikçe vücut ısım artıyor hemen ardından gece o ısıyı emip soğuruyordu.Terledikçe üşüyor, üşüdükçe ciğerlerim yanıyordu.

Yetişmeliydik mutlaka yetişmeliydik !

Çatışma seslerini rüzgar tepelerden kesemeden kulaklarımıza doldurduğunda durmuştuk.

Timi sessizce dağıttığında bir anda karanlığa karışan Börü'yü ben bile bulamadım hemde birini bile .
Tüfeğimi almak için yanına gittiğimde Aslan'da kınından çıkardığı bıçağıyla elini onun omzuna vurup karanlığa karıştı .

Üs şu an yoğun ateş altındaydı.
Bana doğru tüfeği uzattığında düşen roketle birlikte yer sallandı.
Bunu atanın yerini hissetmeye çalıştım.Biz tepedeydik ve aşağıda Mehmetcik bu şerefsizlerin arasında sıkışıp kalmıştı .
Atılan ikinci roketle başımdaki kaskı düzeltip rahat uzanabileceğim yer aradım.

İkinci kez atıldıysa Mehmet daha yerini bulamadı demektir yada roket atanlar birden fazlalar .Tim şu an sızma gerçekleştiriyordu yerleşmemiz lazımdı ama herşeyden önce benim bu roketçileri bulmamam gerekiyor !

"15 yönü !"

Toprağa uzandığımda onun yön bildirimiyle karşımdaki tepeyi taradım.
Rüzgar çok fazla mevsimden dolayı sis herşeyi örtüyordu .

Dürbünün açısını parmaklarımla gereğince biraz daha küçülttüğümde tekrar taradım dağı taşı .

İlk atış Ömer'den geldiğinde Börü bir saniye bile beklemedi .

"Şimdi siktim sizi !" Diyen Yiğit bile gülümsetmedi beni .

Peş peşe düşen roketler ve sar 56'ların sesleriyle ortalık kıyamete döndüğünde ben hala o pisliği bulamayışımın hıncını birkaç tane kelleden çıkardım.

"Mehmet indir şu piçi kulubeyi vuruyor !"

Hasan bas bas bağırdığında sinirden dişlerimi birbirine geçirdim .

"LAN İNDİRSENE ŞU SOKTUĞUMUN PİÇİNİ !"

Bu sefer yükselen Aslan olmuştu çünkü üssün duvarları darmadağındı.En kötüsüyse üsteki askerlerden hiç bir tepki gelmemesiydi .

"Komutanım bu indirdiğim dördüncü roketçi sayıları çok fazla hava -"

"Bahane üretme bana astsubayım vur diyorsan vuracaksın ! "

'Bulamıyorum ! Bulamıyorum !'

Ömer yanıma uzandığında sinirden dolan gözlerimle ona baktım.Elim titriyordu benim elim silah tutarken titremezdi ki !

Bunu fark ettiği için tetikten elini çektiği gibi gözleri kısa süreliğine parmaklarıma takıldı .

"Ağlayacak mısın ?" Diye sorduğunda ondan böyle birşey beklemiyordum.Teker teker kurşunları silahının yuvasından ayrılırken benimle konuşmaya devam etti .

"Ağla hadi ! Ağla,çünkü tıkandın! "

Avucumdaki toprağı sıktığımda o bana bakmadan bu soysuzları indirmeye devam ediyordu .

"Ağla çünkü eskisi gibi değilsin ,savaş piskolojisine hazır değilsin belkide yaşadıklarından dolayı artık sahaya ait değilsin.
Artık eskisi gibi değilsin !"

Ona bakmayı kesip gözümü tekrar dürbüne yerleştirdim.

"Yönünü söylememe rağmen dakikalardır bir tane roketçiyi bulamadın .Senin hakkında yazılı tutanak vereceğim.Börüyü zayıflattığını ,bu tim ile birlikte hareket etme iznini döner dönmez kaldıracağım."

Zaman benim için durduğunda tuttum nefesimi.
Onu bulduğumdaysa nefretten gömlek giyen kurşun yuvasından kopup roketi tutan pisliğinin alnının ortasından girdi .

Tuttuğum nefesimi bıraktığımda ona baktım.Dudağının yukarı doğru bükülüşü ve hemen ardından kendini toparlayıp o sert mizacını geri getirişi çok hızlıydı ama ben daha hızlıydım.

Bilerek yapmıştı !
Toparlanmam için yapmıştı.Bir insanı nasıl yönlendirmesi gerektiğini çok iyi biliyordu.Az önce öfkem üzerinden beni yönlendirip beni eski halime getirdiği gibi.

"Senden nefret ediyorum ."

"Seninleyken rüzgarı çok
seviyorum "dedi.

Ne alaka ?

"Arda,yanına Yavuz ve Mert'i al üsse gir !"

"Emredersiniz komutanım!"

"Gül." Diyen Yiğit'in bu ses tonu hiç hoşuma gitmedi .

"Bu orosbu çocuklarının,amına koyduğum tüm keskin nişancıları neden beni buluyor al şunu başımdan !"

Güleyim mi üzüleyim mi bilemedim.

Dürbünümün içine tekrar girdim. Karanlık, çok karanlıktı. Ay yoktu, yıldızlar bile silik. Görüntü keskin değildi; gece görüşü titriyordu, sanki benle inatlaşıyordu.

"Hadi göster kendini bana" diye fısıldadım kendi kendime.

Gözüm aynı noktaları tekrar tekrar taradı. Taş, çalı, kayalık, gölge. Aynı sahne. Aynı anlamsızlık.

Dişlerimi sıktım. Nefesim hızlandı. Sol elimin avuç içi ter içinde kayıyordu.

Dürbünü indirdim. Yana döndüm. Ömer başka yöne emir veriyordu ama ben hâlâ sanki ona ihtiyacım varmış gibi hissediyordum.

'Hayır Gül,toparla kendi!'

Gözümü tekrar dürbüne koydum.

Bu kez daha yavaş taradım. Detaylara değil, hisse odaklandım. Sol çaprazdan gelen önceki atışın yönünü düşündüm. Rüzgârı hatırladım. Gecenin o ilk patlamasından sonraki yankıyı...

Ve o an...
Bir gölge kıpırdadı. Çok hafif, neredeyse fark edilmez bir titreşim. Kayanın altındaki çalılığın gölgesi tam olması gerektiği gibi değildi.

"işte burdasın...tadına bak!"

Nefesimi tuttum.Beni bulan karanlık artık benden kaçamazdı.

"Hedef alındı üsteğmenim !"

İşime devam ederken herşey barut kokusuna ve dağlarda patlayan silah seslerine karışmıştı .

Gözüm dürbünde geziniyor. Parmağım tetiğin üstünde ama yorgun değil. Rakamları içimden sayıyorum. 23 kelle...

Beni izleyen gözler var,bunu hissediyorum.Savaşın ortasındada olsa gözü bir şekilde hep bende.
Belki koruma iç güdüsü belki endişe belki bunların hepsi ve daha fazlası ama artık hiç biri beni ilgilendirmiyor .

"Beni duyuyor musun komutan ?"

Telsizde ki pislik ele başları olmalıydı .

Panik düzensizliği getirirdi.Bir kısmı geri dönmeye başladı bile. Onlar için artık düzen falan yok. Ne komut var, ne disiplin. Sadece korku.
Ve kaçmak için çırpınırlarken enselerine yediklerini kurşunum vardı.

"Komutan beni duyduğunu biliyorum korkma cevap ver bana !"

"Söyle lan it !"

"Rütbeni söyle bakayım ne kadar taşşaklısın komutannn!"

Sabır çektiğine eminim.Gözlerini sinirle yumup açtığında elindeki telsizi tutan parmakları gıcırdadı.

"Beklersen gösteririm!"

"Oooo komutan sen bayağı taşşaklısın belli ama bende Destan'ım !
Bu reklamdı komutan... onların canını alacaktım ama benden önce davrandın.Sana söz,sana filmi göstereceğim bekle,Destan'ı bekle bulacağım seni ! "

"Destan mı?"
Bunu sesli dile getirmiştim, kontrolsüzce .Bu şerefsiz ölmemişmiydi.

Nasıl olur ?

Ömer beni incelediğinde cevap verdi.

"Türk özel kuvvetler gurup komutanlığından Kıdemli Yüzbaşı Ömer Savaş Bozkurt!
Mutlaka bul beni !"

Kısa bir sessizlik oluştu...

"Bozkurt ? " Aptal kendini sorguluyordu .

"Şu ilkuş'un Bozkurt mu ?"

Ömer oltaya yem attı o salakta tuttu.Aslında söylemecekti rütbesini ben Destan'ı duyunca tepki verdiğim ve o da meselenin içini öğrenmek için rütbesini söyledi .

"Karına selam söyle komutan Destan tez va-"

"Senin gelmişini geçmişini sikerim Orosbu çocuğunu !"

"Kızma komutan,daha birşey yapmadım!"

Geri çekildiklerinde kulak zarımı çınlatan küfürleri duymaya devam ettim.
Sinirden resmen gözü dönmüş bir vaziyettteydi.

Time "Çevre güvenliği alın iniyoruz !" Diye emir verdiği için aşağı inmeye başlamıştık.

Yiğit'in yanımıza gelir gelmez ona birşeyin var mı diye soruşu Ömer'inde yok birşeyim deyişini anlam veremedim.

Yiğit hemen arkamda o ise hemen yanımda ilerliyordu.
Geriye kalanlarda temkinli adımlarla gelirken o hâlâ sinirden kendini sıkıyordu .

"Nereden tanıyor seni ?"

Umursamadan iç çektim ve cevap vermedim.Konuşmak bile istemiyorum ona sadece iki çocuğum için katlanıyorum.

"Onların ağzında adının dolaşmasının beni ne kadar rahatsız ettiğini tahmin bile edemezsin !Son kez soruyorum,söyle nereden tanıyor seni ?"

Durduğumda o da durdu .Çatışmanın yorgunluğu hisli göz altları öfkeli koyu yosunları hepsi o kadar muazzamdı ki .

Bir katilin en muazzam hali...
Rüzgar aramızdan esip geçtiğinde timin de durduğunu fark etsemde söyleyeceğim sözden caymadım.

O cümleyi söyledim.

"Adımı senin ağzından duymakla onların ağzından duymak benim için eş değer. İnan bana; aynı nefret, aynı tiksiniş, aynı düşmanlık."

Son kelime dudaklarımdan çıktığında aramızdan rüzgar geçip gitti. Soğuk bir çizik gibi...
Ve o, durdu. Öylece.

Ne savundu kendini, ne konuştu. Sadece baktı.

İlk başta hiçbir şey yoktu o bakışta. Yüzü donuktu, o bildiğim görev maskesi. Ama gözleri...
O yosun yeşili gözler bir anlığına karardı. İçinde bir perde çekildi sanki-o tanıdık ışıltı yok olmuştu.
Derin, gri bir sessizlik çöktü bakışlarına.

Omuzları hâlâ dikti, ama artık sadece bedeni ayaktaydı. İçinden bir şey... çökmüştü.
Savaşta bile değişmeyen duruşu, şimdi içten içe çatlayan bir sessizlikti sadece.

Hiçbir şey söylememesi, her şeyden daha çok şey anlattı.
Bir savunma yoktu, bir öfke yoktu.
Sadece kabulleniş.

Gözlerini benden ayırmadı. Sanki hâlâ oradaydı... ama başka bir yerde de değildi.
Bir şey kopmuştu.

Timin sessizliği de onunla aynıydı.
Hiçbiri kıpırdamadı.Nefes bile almıyorlardı sanki. Herkes tanıktı. Ama kimse karışmadı. Bu, bizim savaşımızdı. Kelimelerle.

Belki de, en korkunç şeyin bir kurşun değil, bir cümle olduğunu gördüler.
Ömer'i ilk kez öyle gördüler.

Bir adım geriye çekildi.Dik durmaya çalışsada çoktan yıkıldığını o attığı adımda gördüm.

Bir adım,sadece bir adım. Komut vermedi, bakmadı bile başka yere. Sonra gözlerini benden ayırıp tek başına uzaklaştı. Ama o tek adım, sanki bin ağırlıkla atılmıştı.

Bir dağın yavaş yavaş sessizce yere düştüğünü gördüm.

Dimdik durdum.
Çünkü haklıyım.
Çünkü yaşattıklarını unutmamıştım.

Ben üzülmedim.
Ama onun nasıl acıdığını gördüm.
Ve o kadar ağırdı ki... bir insan ancak bu kadar sessiz kırılırdı.Aslan yanımdan geçip gitsede diğerleri tek bir adım bile atamadı.

"Bu çok ağır olmadı mı sence?"

Yiğit'in sesi, kendisi bile affetmemişken, sert bir tokat gibi çarptı yüzüme.
Onun o cümlesinde, Ömer'e duyduğu o sarsılmış öfke, sakladığı kırgınlık vardı.
Ben de aynı sinirle, ona baktım.

"Bilmem," dedim soğukca,"oturun ve düşünün kimin terazisi daha ağır basar."

Arkamı döndüğümde, kolumdan sıkıca tuttu.
Kendine çevirdiğinde, sinirim yükselmeye başladı.

"Sana haksızsın demiyorum, tabii ki senin yaşadıkların ağır," dedi, sesi çatallanarak.
"Ama bu böyle olmaz, Gül! Böyle olmaz!
Az önce bir yüzbaşıya, timinin gözü önünde... Ha sen ha da..."
Gözlerini yumdu, kelimeler boğazında düğümlendi.
'Terörist' diyemedi.

İşte o an, neden yüreğime bir ok saplandı, anlamaya çalıştım.
Neden Yiğit'in dudaklarından dökülen o eksik kelime, beni delip geçti.

Kolumu bıraktığında, yüzüme baktı.
Acıyarak mı, yoksa derin bir üzüntüyle mi, anlayamadım.
Derin bir nefes aldı, sanki ruhunu boşaltıyordu.
Sonra, kelimeler olmadan, hiçbir şey söylemeden yanımdan geçti.
Ve gitti.

Çünkü bazı duyguların dili yoktur.
Acının dili yoktur.
Kırgınlığın...
Sessiz, soğuk ve derindir.

Bir kez daha yandım.
Yanmak...
Bazen haklı olmanın bedelidir.
Ve o bedeli, yalnızca kalbini adayanlar öder.

•••

Saatler Sonra

Kalbimin sıfata büründüğü, kurşunların delik deşik ettiği camın önünde duruyorum.

Nefes almak ızdırap olduğunda azâril kandille beklenirmiş.
Delik delik olan göğsümün altındaki et parçasından sızan kanlar bu gün hiç durmadı.
Şükür ki yüreğim bu gün şehit haberiyle yıkılmadı.Yaralılar olsada kayıp vermeden zamanında yetişmiştik.
Yaralılar hastaneye kaldırılırken,bizden sonra gelen destek ekip ve Börü gün boyu hiç durmadan çalışmıştı.

O ise...Saatlerdir bir kere yüzüme bakmadı.Kendini üssün işlerine kaptırmaya mı çalıştı yoksa benden mi kaçtı bilmiyorum.

Şimdiyse bu gece düne göre daha aydınlık olsada içim herşeyden daha karanlık.

Hata yaptım hayır hata yapmadım bu hata değil bu başka birşey adını koymadığım birşey...
Beni kahreden birşey ...
Tamam istemiyorum onu ama o ,o Ömer ya...Affetmesemde içimde birşeyler,
hala o eski sevdiğin adam,o vatan sever bir Türk subayı diye sevinmişti .

Bu şu an sırtı bana dönük bir halde taşın üstünde oturmuş bununla beraber içtiği 15.sigara...
Başındaki beresini dizinin üzerine koymuştu.Oturuşu bile heybetli olan bu adamın bir taşın üstünde sigaranın birini yakıp diğerini söndüreceğini kim söylerdi ?

Onu izlediğim kırık dökük camda kendi süretime baktığımda gözlerimin doluluğunu fark ettim.
Üstümdeki ince siyah kazak bile içimden daha beyazdı.At kuyruğu yaptığım saçlarım gün boyunca başımı ağırtmıştı ,ensemi ovaladığımda Ömer'e doğru giden Yavuz'u gördüm.

Başını kaldırıp ona birşeyler söylediğinde Yavuz'un Emredersiniz diye onaylayıp arkasını dönüp gidişiyle bir süre onun ardından baktı.

"İyimisin ?"

Aslan'nın ardımdaki varlığını gölgesi cama yansımasına rağmen konuştuğunda ancak fark edebildim.

Derin bir of çekip ellerini üniformasının ceplerine yerleştirdiğimda yüzümü ona doğru dönmeden camdaki yansımasına baktım.

"Neden bunu ona sormuyorsun ?"
Ona sormalısın Aslan,gidip ona sormalısın bana değil.

Şu an iyimisin sorusuna onun ihtiyacı var ama onun yanında kimse yok.Kimse onunla emir komuta dışında bir konuşmaya girmiyor.Çünkü kimse affedemiyor Yiğit bile.

"Benim yokluğum ona koymaz Gül ,benim sormamın ona tesir etmeyeceği gibi."

"Ne yapmamı istiyorsun ?"

"Yiğit nam salar diyarı titretirmiş ...
Yiğidi bir kara gözlü yar bitirirmiş...

Sen sanıyorsun ki sadece sen tükendin sen yara aldın.O güne kadarda hepimiz öyle sanıyorduk ama öyle değilmiş.
Bizler askeriz Gül ,sende bu işlerin içindesin biliyorsun bize babanı vur diye emir verilse elimiz titremez.Onu affetmeni istemiyorum onu anlamanı istiyorum,onu affetmedim ama onu anlıyorum hatta içten içe gurur bile duyuyorum.Çünkü yaşadıkları çok ağır yaptıkları bu vatan için çok büyük ve paha biçilemez.

Söz konusu vatansa gerisi teferruattır ama enkazıda budur..."

Onu işaret ettiğinde o elindeki sigarayı taşa basıp söndürdü.

"O söylediğin söz varya...O çok-"

Devam edemedi.

"Esin bana o sözü söylese ben yıkılırım ,başka birisi bana o sözü söylese onu vururum !"

Ardını dönüp ilerledi .

Alayla sordum."Ne yapmamı istiyorsun ?"

"Kırıldığı yerden büyür insan; cam nasıl ateşte şekillenirse, kalp de acının sıcaklığında yeniden biçim alır.İnsanı yıkanda yükseltende aynı fırtınadır"dediğinde kapının eşiğiden çıkıp gitmişti.

Buz tutmuş ellerimle yüzümü sıvaladığımda o da 16. Sigarasını yakmıştı .Onu buradan izlemeye son verip dışarı çıkmak için saatlerce ayakta dikildiğim odayı terk ettim.

İki basamağı indiğimde yüzüme bir anda vuran dağların sert ayazı yüreğimi söndürmesede montumu içeride bıraktığım için bedenimi ürpertti.

Botlarım kumların arasında ilerledikçe taşlar ayağımın altında gıcırdıyordu. Montu unutmak bir hataydı ama hissettiğim üşüme, bedenimden çok zihnimin içinde büyüyordu.

Çevrede devriye gezen birkaç asker dışında kimse görünmüyordu. Telsiz sesleri, soğuk havada metal gibi keskin yankılanıyordu. Dikenli tellerin ardından uzanan boş arazide patlama izleri, ayak izlerine karışmıştı. Üssün etrafını çevreleyen dağlar, geceyle birlikte birer dev gibi dikiliyordu. İçimi yoklayan o tanıdık huzursuzluk, sanki sırtımda yürüyen bir karınca sürüsü gibi irkiltti beni.

Yanına vardım ama konuşmadım. Bazen sessizlik, kelimelerin ağırlığını taşıyacak tek şey olurdu. Sustuk. Ama içimizde bir şeyler birbirine sesleniyordu, görünmeyen bağların gerildiği o anlarda.

Onun yanındaki gri, içi kum dolu torbaya oturduğumda, içtiği sigaranın dumanını sağ tarafına dönüp üfledi. Bana gelmesin diye...Hâlâ düşünüyordu beni. Küçük, sessiz bir merhametti bu ama içime bir hançer gibi saplandı.

Hayat, böylesine ince seven bir adamla beni nasıl düşman etti?

Başını çevirip bir kere bile bakmadı. O bakmasa da, ben gözlerinin kıyısında biriken uykusuzluğu, içini kemiren yangını, dudağının kenarına gizlenmiş o eski kırgınlığı görüyordum. Baş parmağıyla külüne vurup döktüğünde, yarıya getirdiği sigarayı bir kez daha dudaklarına götürmek istedi.

Parmaklarım bileğini sardığında ona doğru eğilmiştim. Dokunuşumun her zerresi, içimdeki özlemin yankısıydı. Saçlarım omzundan salınıp dizlerinin üstüne döküldüğünde, gözleri sadece bileğindeki elime baktı. Ne bana, ne gözlerime... Sadece dokunduğum yere.

Yüzüme neden bakmıyorsun Ömer?

Rüzgar aramızdan geçtiğinde, o hâlâ parmaklarımda takılıydı. İçimde bir titreme... bir isyan... bir dua.

"İçme artık."

Ağzımdan çıkanlarla yosun gözleri bana baktığında içim titredi. Öyle bir baktı ki... Öyle kederle, öyle çökmüş bir hâlde... Gözleri konuştu, ama sesi sustu. Hayat, bir çelme daha taktı bana o bakışla.

"Neden?"

Yorgundu. Hem de öyle yorgundu ki... Göz altları morarmış, bakışları tükenmişti. İçimden bir çığlık yükseldi. Seni bu halde mi görecektim Ömer? Böyle çökmüş, böyle yıkılmış?

"İçtiğin 16. sigara oluşu yeterli bir neden."

Baktı... Uzun uzun... Zaman sanki bu bakışın içine hapsoldu. Elimi kolumdan çekmek istedim ama yapamadım. İçmesin. Artık içmesin. Ben yandım, o yanmasın.

"Doldurma gözlerini."

Fark etmediğim şeyi o dile getirdiğinde, şimdi burada, bu taş zeminin üstünde, gökyüzünün altında hüngür hüngür ağlamak istedim. İzmariti toprağa bıraktı.Botuyla ezdi. Ben ise ellerimi geri çektim, karşımdaki yüce dağlara baktım. Ama hiçbir zirve, içimdeki bu his kadar yüksek değildi o an.

İşittiğim fermuar sesinin hemen ardından omzuma bıraktığı askeri ceketiyle tekrar ona döndüm. Ceket, sıcacık bir geçmiş gibi sarıldı bedenime. Parmaklarımı onun soy isminin yazılı olduğu göğüs kısmına koyduğumda, dokunduğum sadece kumaş değildi-bir zamanlar beni tutan kollardı, bana ait olan bir aidiyetti.

O hâlâ bana ruhumu okşar gibi bakıyordu. Sessizce... Kalbimin içinde yerini hâlâ bildiğini hatırlatırcasına.

"Özür dilerim."

Duymadı belki... ya da duymamayı seçti. Ama montu iyice omuzlarıma yerleştirirken, üşüdüğümü nasıl anladığını bilmiyorum. Sanki ben fark etmeden titreyen bir iç ürperişin izini sürmüştü. Dokunuşu telaşsızdı; ezbereydi, yılların içgüdüsüydü.

"Üşümüşsün, buranın havası çarpar bu şekilde dolaşma üs-"

"Ömer..."

Adı dudaklarımdan döküldüğünde, gözleri gözlerime daldı. Sanki dünyadaki en sihirli kelimeyi söylemişim gibi... Zaman durdu, sesler sustu. Dudaklarımda onun adı, gözlerinde bana dair ne kaldıysa oradaydı artık. Ellerini omuzlarımda tuttu. Avuçlarının sıcaklığı içime sızdı.

Yutkundu. Başını eğdi. O sabah, ona söylediğim o sözü hatırlamıştı. Gözlerinden belliydi. Aynı yüz... Aynı kırıklık. Gözlerine değil, kalbine bakıyor gibiydim.

Başını çevirip ayağa kalkmak için hareketlendiğinde, kolunu tuttum. Bir şey söylemek istemedim. Zaten kelimeler, o anın içine sığmazdı artık.

Derin bir nefes verip başını gökyüzüne kaldırdı. Boynundaki adem elması, kemikli yüzüne vuran ışık, kalkık ince burnu, dolgun dudakları, keskin çenesi... Hepsi öyle muazzamdı ki... Hepsine saatlerce dokunmak, birer dua gibi ezberlemek istedim. İçimdeki his neydi bu-özlem mi, hâlâ aşk mı?

"Doğru değildi söylediklerim... Yemin ederim, öfkeyle söyledim."

Gökyüzünü izlemeye devam ettiğinde acıyan göz kapaklarımı yumup açtım.

"Benden bir daha asla özür dileme ."

Keskin sesi bir emirdi ama beni en çok üzen ismimi kullanmamasıydı.

Kullanmayacak mı bundan sonra ?

"Komutanım ?"

Arkamı döndüğümde gün boyu burada çalışan hemşireyle göz göze geldim.
Ağır yaralı olanlar hastaneye gönderilmişti kalanlar içinse özel olarak sağlık ekipleri getirilmişti.İyi hoşta sen neden öyle bakıyorsun bu adama güzel bacım?

"Bizim buradaki işimiz bitmişti fakat siz kalamızı istediğiniz için bekledik ama-"

"Batur üsteğmeni bulun size kalacağınız yeri göstersin."

"Teşekkür ederim" Fazla yüklü bir tebessüm sunduğunda gözleri Ömer'in karnını buldu.

"Yaranızı pansuman etmemiz gerekiyor."

"Ne ?"

"Gerek yok ."

"Ne yarası ?"

"Kontrol etseydik burası yaranın mikrop kapaması için fazla elverişli bir yer ."

"Selin hemşire lütfen gidip uyuyun sabah erken çıkacağız."

"Beni yanlış anlamanızı istemem fakat merak ediyorum neden biz dururken kendi personelinize yaranızı gemizlettiniz ?"

"Bayanlar tercihim değil ."

Eliyle ona yolu gösterdiğinde kadın karşılaştığı tavır karşında resmen bozguna uğramıştı.Haklı da çünkü ben bile böyle birşey beklemiyordum.Aklım ne zaman yaralandığından ,benim bundan haberimin olmayışından ve en önemlisi beni maziye yolcu ettiğinde içim burkuldu.

''Şöyle yapalım yavrum, bana söz verirsen ben de sana söz veririm; senden başka hiçbir kadının, dokunmayı çok sevdiğin karnımdaki kasları görmeyeceğini garanti ederim.'

Hatırladığım anı bana bayanların neden tercihi olmadığını gösterdi.

Hâlâ o eski adam
Beni seven her zerresiyle hiç bir erkeğin sadık olamayacağı kadar sadık ama bende hiçbir kadının yaralı olamayacağı kadar yaralı.

"Sen yaralandın mı ?"

Cevap vermek yerine sadece yüzüme baktığında bunu fark etmeyişim için kendime kızdım.

"Yarana bakabilir miyim ?"

"Göremeyeceğin bir yerde ."

"Karnındaymış işte nasıl göremeyeceğim yer oluyor ?"

Ayağı kalktığında kemerini düzeltirken hiçte yarası varmış gibi görünmeyen adamı inceledim.Az önce onu gözleriyle yiyen hemşireden sonra hiç iyi hissetmedim.

"Uyuman gerekiyor hadi git ."
Sinirle burnumdan soluduğumda ayağı kalktım.Arda'nın Emre ile birlikte uyumaya gittiğini görmüştüm .Yani pansumanı yapacak kimse yok.

"Hadi odana gidelim" Yüzüme tuaf tuaf baktığında "Anlamadım ?"
Masum ve şaşırmış haline içten bir tebbesüm kaçırdığımda kendimi toparlayıp alt dudağımı temizledim.

"Yaranın pansumanını ben yapayım daha sonra gidip uyurum."
İtiraz edeceğini hissettiğimde işaret parmağım tehdit modunu aldı.

"O pansumanı yapmazsam sabaha kadar şu taşın üstünde uyumadan otururum !"

Yüzüme baktı. Kaşlarını hafifçe çatıp bir iç çekti. Sonra eliyle 'buyur geç' dercesine yol açtı. Küçük bir zaferdi bu. Ben de bunu hissettirmek ister gibi omuzlarımı dikleştirip usulca önünden geçtim.

Koridorda yürürken, botlarımızın sesi yankılandı. Her şey sade ve sessizdi. Sağdan dördüncü odayı gösterdi. Kapı açıldığında içeri adım attım.

Oda küçük ve düzdü. Koyu yeşil çarşaf serili tek kişilik yatak, bir masa, metal dolap. Duvarlarda hiçbir iz yoktu. Ne bir çerçeve, ne bir iz bırakılmış eşya. Askeriyeye ait her şey gibi soğuk ama düzenliydi. Geçici olduğu belliydi, fazlalıktan arınmış.

Yatağın üstünde elindeki küçük çantayla oturdu.Onun oturuşuyla küçücük yatak resmen çökmüştü .
Ama asıl sorun üstündekini tek bir çırpıda çıkarmasıydı .

Hava bir anda değişti.

Belindeki kemer hala sıkıca duruyordu, kumaş pantolonu vücudunun şekline tam oturmuş, hareketlerine uyum sağlıyordu. Ama asıl dikkat çeken, üst bedeniydi.

Geniş omuzları, güçlü trapez kasları, bronz teni üzerine hafifçe vuran ışıkla adeta bir heykel gibi parlıyordu.Şiş göğsü, kuvvetle şekillenmiş kaslardan oluşuyordu boynundan sarkan künyesiyse ona ayrı bir aura katıyordu.Her nefes alışında yükselip alçalan şiş göğsü ve künyesi... Baklavaları keskin, derisi pürüzsüz ve sertti; Kolları, kol kasları ve pazuları ,kollarındaki belirgin damarları ...

Bir zamanlar bu adama ait oluşum onunla geçirdiğim saatler...İçimde birşeyler beni rahatsız edecek şekilde vücuduma yayıldığında aklıma gelen şey ile canıma bir ok saplandı o yangın buza döndü .

'Kokun dışında hiçbir çekiciliğin yok. Ve kokun da olmasa... kimse sana kadın demezdi.Oynadım seninle.Sen bir fareydin.Ve ben, seninle zevkle oynadım. Hem de o kadar zevkle ki... o zevki bana yatağımda bile veremedin. Giyinmesini bile bilmeyen bir kadınsın. Kaç bıçak var üstünde, İlkuş?

Biraz zorladım seni... az da olsa kadın olmayı öğrendin. Ama bana sorarsan... sana değecek hiçbir şey yoktu. Kullandım seni. Ve şimdi hâlâ karşımda,sana sarılmam için yalvarıyorsun.İlk dokunduğumda bile tiksindim senden. Bir Türk asla tercihim değildi ama... mecburdum.'

Canım o kadar yandı ki belimde kemerime takılı olan bıçağın sapını parmaklarımın arasında sıktığımı bile gıcırtı duyunca fark ettim.Gözlerim yere sabit olasada düzensizleşen nefesim yüzünden göğsüm hızla inip kalkmaya başladı.

Acıyordu...Kalbim yine acıyordu alt dudağımı ısırdığımda sulanan gözlerimden yaş düşmesin diye onları sım sıkı yudum,arkamı döndüm .Gitmeliyim...Buradan gitmeliyim.

'İlk dokunduğumda bile tiksindim senden.'

Kalbim sanki dört yıl değilde tap tazeymiş gibi yeniden inledi...Feryatla figanla kanla ,acıyla yeniden ağladı.

Bedenim sanki cansız bir ruhmuş gibi geri çekildiğinde bir eli benim bıçağın sapını tutan elimin üzerinde diğeriyse beni tutup çevirdiği bileğimin üstündeydi .

Nefesimi içimi çeke çeke tutarken o bıçağımı tutan parmaklarımı parmaklarıyla tek tek ayırdı.

Elimi kalbinin üzerine koyduğunda gözlerimden bir damla yaş süzüldü... Eğsemde kafamı o çenemi parmaklarıyla kavrayıp yüzüne bakamamı sağladı.

"O gün tek gerçek seni hissedince deli gibi atan bu kalbimdi ."

'Bir gün şüphen seni yenip bana olan inancını kırmak üzereyken bu kalbin senin için atışını hatırla,koy elini ve dinle yine aynı böyle atacak çünkü sana dilim sessiz kalsada bu sessiz kalamaz.'

O günde böyle atıyordu kalbi ama yine çalkalandı o günkü sesi zihnimde.

'Tiksindim senden.'

Yumdum gözlerimi elimin altında atan kalpten çok can çekişen yüreğimi duyuyordum.

'Hem de o kadar zevkle ki... o zevki bana yatağımda bile veremedin.'

"Güzelim bak bana."

'Giyinmesini bile bilmeyen bir kadınsın.'

"Gül'üm,kurban olduğum hadi bak bana aç gözlerini ."

'Kullandım seni.'

"Sakuram,yapma bunu aç gözlerini sıkma kendi ! Gül'üm yapma bana bak hadi bana bak !"

Titreyen vicudum yüzünden ayaklarımın altından sanki yer kayacak ben boşluğa düşecektim.

Sıktığım yumruklarımda hal kalmasada bir kez daha o ses zihnimde çalaklandı.

'Tiksindim senden !'

'Tiksindim senden !'

'Tiksindim senden !'

Dudaklarımda hissettiğim sert baskıyla sırtım kapıya yasladığında gözlerimi açtım.Yanağımdan süzülen yaşlar onunla benim dudaklarımın arasına süzüldüğünde olmayan halim bu kez bambaşka bir ateşle vücudumu sardı.

Oldukça yumuşak hareketleriyle usul usul dudaklarımı öptüğünde gözleri kapalıydı.Sırtımdeki eli bel boşluğumda ince ama sahiplenici bir havayla gezdiğinde diğeride boyumda yer aldı.O kadar yumuşaktı ki ne bir zevk nede bir arzu hissettim.Sanki herşeyden uzak sadece beni o düştüğüm boşluktan çıkarmak istercesine öpüyordu.
Karşılıksız öpüşünü usulca sonlandırdığında geri çekilsede hâlâ dudakları dudağımı üzerindeydi.Bir nefes kadar yakın ama dünyalar kadar uzak .

Yanakarımı iki elinin arasına aldığında alnını alnıma yasladı .

"O gün duyduğun ve gördüğün hiç bir şey gerçek değildi ."

Onun ıslaklığını ve nefesini taşıyan dudaklarımı temizlediğimde kafamı elllerinin izin verdiği kadar salladım.

"Her yalanın altında bir gerçek yatar." Sen değil miydin bana kendin gel diyen ? Ben gecelik giyip gelene kadar bana dokunmayan sendin !"

Ellerini ittirdiğimde ondan kurtulup küçücük odadaki yatağın üzerinde duran ilk yardım çantasını elime alıp yatağa oturdum.

Yüzüne bakmak istemediğimden gözlerim yarasını aradı.Karnının sol tarafına atılmış iki dikiş.Kurşun sıyırmıştı hemde bayağı iyi sıyırmıştı.

Yanıma oturduğunda ellerime eldiveni geçirdim.
"Bir daha tiksindiğin kadına dokunma çünkü o da senden tiksiniyor."
Tentirdiyot döktüğüm pamuğu yarasına bastırdımda kaşlarının kalktığını fark ettim.

Parmakları çenemi kavradığında yosunları yine ruhumu okşarcasına baktı bana .

"O kelimeyi bir daha kullanırsan-?"

"Ne yaparsın ?"

İnatla dikeldiğimde içine çektiği nefesiyle göğsü şişmişti.

"Bir sözüm var güzelim,ruhunu iyleştirmeden bedenine dokunmayacağım dedim.Ya bana inanırsın yada ben o sözü çiğner-"

"Ne yaparsın ?"

Dudaklarıma doğru eğildiğinde bana hem acı çektirip hemde heycandan eriten kalbimle baş edemiyorum.

"Eğer çiğnersem bana inanman bir dakikanı bile almaz ama ben sabaha kadar durmam ."

İma ettiği şey pardon imadan çok herşeye benzeyen tehdidiyle yutkunduğumda gözlerimi kaçırdım.
Parmakları tenimden uzaklaşsada onun sigara ve portal gibi kokan nefesi dudaklarıma çarpıyordu.Bu koku neden bu kadar güzel ?
Bu kokuyu böyle delicesine arzulamam...Ahh!
Gitmeliyim .

"Ben gitsem iyi olacak ."
Aptalmısın Gül ? Birde izin verir misin diye sor tam olsun .Biraz geri çekilip
pamuğu yatağın yanında duran masanın üstüne bıraktığımda elimdeki eldivenleride çıkardım.

Yarası hafifti bu iyi birşey bunca olayın içinde çok iyi hemde...

"Takip et beni ." O benden önce ayaklandığında üzerine sadece yeşil askeri atletini geçirmişti .
Bu halde mi gelecekti ?

"Ben kendim gidebilirim ,sadece hangi oadada kalacağımı söylemen yeterli."

"Sağlık personelleriyle aynı odadasın ."

Soru 1: Ben o hemşireyle aynı odada kalırsam gece onu boğma ihtimalim yüzde kaç ?

Soru 2: Bu adam o kadının karşısına bu halde mi çıkacak ?

Hayatta olmaz !

"Koridorda bu şekilde mi dolaşacaksın ?"

"Ne varmış koridorda ?"

"Sonuç olarak burası Üs onlarca asker var,disiplin denilen birşey var ,yani uygun mu sence ?"

Baştan aşağı beni süzdü." Evet sonuç olarak burası Üs onlarca asker var ve senin o koridorda gecenin bu saatinde tek başına dolaşman uygun değil !"

Ben ne anlatıyorum o ne anlıyor ya ?

Tövbe esdağfurullah!

İşin garip tarafı şu,bu adam asla böyle bir haraket sergilemezdi ki ?
Derdin ne Ömer ?
Sen asla böyle disiplinsizce bir harekette bulunmazsın .

Üzerine birşeyler giy öyle gel diyemem,demem !
Gelme desemde ona sözüm geçmeyecek peşime takılıp gelecek !
E maalesef bir doksan üç boyunda kas yığını olan bu adama gücüm yetmeceğine göre ,napıcam ben ya ?

Ayakta beni beklemeye devam ederken ben yatakta tünemeye devam ettim.Aklıma hiç birşey de gelmiyor ki ?
Ensemdeki saç köklerini kaşırken alt dudağımı içten ısırdım.

"İstersen burada uyuyabilirsin ."
Şimdi anlaşıldı...Bilerek yapıyor sırf burada kalayım diye bilerek yapıyor .

"Bilerek yapıyorsun değil mi ?"

Yanıma oturduğunda genişçe yayılıp kollarını geriye yasladı.

"Neyi bilerek yapıyorum güzelim ?"

Bal gibi bilerek yapıyor ne kadar saklasada yüzündeki o eğlenceyi okuyorum.

Bu halde o hemşirenin karşına çıkmasından rahatsız olduğumu biliyor, ya bunu dile getirecektim bana üstüne birşeyler giyip eşlik edeceğim yada teklifini kabul edip burada kalacaktım.

"Yerde yatarsan bu odada kalırım." Kaşlarımı kaldırarak meydan okuduğumda boğazını temizledi.

"Burada kal ben yerde yatarım demedim,gitmek istemiyorsan burada kal dedim ."

Bu adamın kullandığı tüm QI lü kelimeleri ona tek tek yedirmek istiyorum.Pislik ruh hastası manyak !
Sinirle gözlerimi yumduğumda içime bir soluk çekip geri verdim.
Yüzüne bile bakmadan eğilip hırsla botlarımı çıkardığımda ikisinide tek tek kapıya doğru hınçla fırlattım.Belimden çıkardığım tabancamı ve bıçaklarıda masaya sertçe bıraktım.

Ayağı kalktığında pislikçe gülümsediğini gördüm.
Bu adam neden bu kadar yakışıklı ya ?

Işığı kapattıktan sonra kulağıma kapının kilitlenme sesi doldu.

Bana giydirdiği ceketini omuzlarımdan bırakıp yatağın demir başlığına asıp sırt üstü uzandım.
Çok geçmeden yatak çöktüğünde ona doğru kaymamak için direndim.
Ayı nolucak !
Ay ışığının yanında üssün lambalarıda küçücük pencereden içeri sızarken üstüme çekilen yorganı kollarımın altına aldım.

Oda benim gibi uzandığında kolunu katlayıp başının altına yerleştirmişti.Gözüm karanlığa alıştığı içinmi onu bu karanlıkta bile rahat rahat seçebiliyorum ?

İkimiz de tavana bakıyorduk. Odanın içinde yalnızca nefes alışverişlerimizin sesi yankılanıyordu. Sessizlik ağırdı ama kokusu ondan da ağırdı - tanıdık, sıcak, aynı zamanda boğucu bir yük gibi.
Yüreğimin derin bir köşesinde özlemle büyüyen, burnumda tüten iki küçük varlık vardı. Gözümde, ellerini tutamadığım, seslerini duyamadığım o iki yavrum... Onları düşündüm, yutkundum.
Onlarla ilgili bilmek istediğim onca şey vardı ve ne yazık ki, yanımdaki bu soruların cevabını verebilecek tek kişi.

"Gökçe en çok neyi seviyor?" diye sordum.

"Beni."

Gözlerimi devirdim.
Cevabına değil, cevabı söylerkenki kendinden emin tavrına daha çok sinirlendim.

"Hiç değişmemişsin. Hâlâ o egosuyla başı dertte olan pisliğin tekisin."

Gülümsedi, yüzüne bakmamaya çalıştım. Ama kelimeleri ağır ağır geldi:

"Sende hiç değişmemişsin,güzelliğinle başım hâlâ dertte yine tüm dünyanın kör olmasını istiyorum."

Ağzım hafifçe açık kaldı. Sözleri içime işledi. Ona bakmaktan vazgeçip gözlerimi tekrar tavana diktim. Ama kalbim titriyordu.

"Peki ya Alparslan?"

"Benim sevdiğimi."

"Ömer... çocuklarımın neleri sevip neleri sevmediklerini bilmek istiyorum. Lütfen biraz daha anlayışlı ve anlaşılır olur musun?"

Derin bir nefes aldı.Sesinde hem yorgunluk, hem özlem vardı:

"Gökçe kedileri çok seviyor. Aslında bütün hayvanları... Karıncayı bile evcilleştirip besler. Evcilik oynamaya bayılıyor. Makyaj yapmaya da... O kadar çok bebeği var ki, boyamadığı kalmadı. Bir keresinde makyaj yaptığı bebeklerini yıkarken üşüttü. Sonra yasakladım; benimle 11 dakika boyunca konuşmadı."

İstem dışı bir tebessüm döküldü dudaklarımdan. "Çok uzunmuş..."

"Onun için çok uzun. Gökçe'nin kini yoktur. Asla benimle küs kalamaz. O süre onun için rekor. Ama Alparslan için bu geçerli değil. Benimle tam yirmi sekiz gün konuşmadığı oldu."

"Gerçekten mi? Neden bu kadar uzun sürdü?"

"Hastaydı... Benden bir şey istedi, söz verdim. Ama iyileştiğinde yerine getirmedim. Çok kırıldı.
Gül, Alparslan'a dikkat et. Özellikle bizim aramızda olanları ona yansıtmamaya çalış. Sana küserse bu seni gerçekten üzer. Gökçe'yi kandırabilirsin, inandırabilirsin... ama Alparslan bazen bir yetişkin kadar ciddi ve akıllı davranabiliyor. Artık zekası beni bile şaşırtmıyor.
Gökçe'yi, beni senin vurmadığına inandırabildim... Ama Alparslan yanıma geldi ve : 'Anneme ne yaptın? Bizi ona geç götürdüğün için mi vurdu seni?' diye sordu.
Ve bunu sadece kendine sakladı. Gökçe'ye babam bize yalan söyledi demedi."

Bu sözler ağzım açık bir şekilde kala kalmama yetmişti. Gözlerime çöken uykuyu oğlumun adı biraz dağıttı. Sessizce dinlemeye devam ettim.

"Kızının da uyanık olduğu konular var. Mesela şantaj. 'Eğer bana bunu almazsan kısacık etek giyerim, beni çok kıskanırsın babacım' demesi gibi.
Bazen tam bir baş belası oluyor. Büyüyünce ne yapacağımı bilemiyorum.
Alparslan ne kadar usluysa, Gökçe o kadar yaramaz.
Tatlı ve güzel yüzüne aldanma; her an bir yerleri yakabilir, bir şeyleri çizebilir - arabam gibi.
Bu yüzden tek kalmaması gerek. Ya da her an bir arkadaşının saçını yolabilir .
Tek anlaşabildiği yaşıtı, kardeşi. Çünkü Alparslan ona hep taviz veriyor...Ve vermediği tek taviz kız kardeşinin kendisine makyaj yapması."

Uyuşan vücudumun uykulu haline karşı koymadım. Yavaşça döndüm,ona doğru. Gözlerimi kapatırken alnım, onun çıplak koluna hafifçe değdi. Teninin sıcaklığı, uyku öncesi serinliğe karşı bir sığınak gibiydi.

"İkisini de çok özledim..." dedim, sesim neredeyse fısıltıydı.

"Ben de..." dedi, sözcüklerini içine çekecek kadar sessiz ama yeterince yakın, yeterince gerçek.Aklıma geleni bir anda hırsla döktüm dilimden .

"Boşanıcam senden !"

"Uyu güzelim ."

Uykunun karanlık ve ağır örtüsü yavaş yavaş üzerime serilirken, nefes alışverişim derinleşti.

Tam o sırada, saçlarımın arasında usulca dolanan bir elin varlığını hissettim. Parmak uçları nazikçe dolaştı; ne taradı ne okşadı, sadece vardı. Öylesine hafifti ki, sanki hayalden ibaretti ama hissediyordum. Arada bir parmakları saç diplerime değdiğinde içimde bir ürperti dolaştı, ama bedenim artık tepki veremeyecek kadar uykuya yenik düşmüştü.

Yüzümün kenarından başlayıp yanağıma kadar süzülen o dokunuş, uykunun tam sınırında beni buldu. Hafif bir iç çekiş duydum - onun muydu, benim mi, bilemedim.

Dudakları, neredeyse görünmeyen bir buhar gibi alnıma dokundu. O an dünyada hiçbir savaş, hiçbir kırgınlık yoktu.Sadece gece, sadece yorgunluk, sadece içimizde büyüyen bir sızıyla özlem...

Göğsüne doğru çekildiğimde saçlarıma konan öpücük ve belimi saran güçlü kollarla bilincim beni tamamen terk etti.

" 'Kalbim İki Cephede Savaştı: Biri Vatan, Biri Sen...Ne Vatanı Bırakabildim,Ne Seni Tutabildim ...'
Bu gün bile beni sevmediğini hissedersem mutlu olman için seni özgür bırakırım ama yaralıda olsa o kalbin hâlâ bana ait küçüğüm."

🥀

***

Bir destek ekip bizden önce sağlık ekipleriyle birlikte üs'den ayrıldıktan sonra Ömer'de tabur komutanıyla görüşünce çıkmıştık.Hareket saati sabahın beşiydi ve uyandığımda o odada yoktu.Zamanını hatırlamasamda boşluğa düşüşümü ,yatağın sıcaklığının beni terk edişini hissetmiştim.

Sabahın ayazı kayalıklardan tozları kaldırıp yüzüme vururken yüksek rakımda, altımızda küçük kalan tepecikleri izledim.

Arkamdaki toprak hareketlendiğinde oturduğum uçurumun kenarına yerleşen Yiğit olmuştu .

Burada bizi almaya gelecek olan helikopteri bekliyorduk.Teknik bir aksaklıktan dolayı gecikmişti.Birileri birşeyler yerken birileride teyakkuzdaydı.Sırtım hepsine dönük olduğu için kimin ne yaptığını göremiyorum.

"Çok güzel değil mi ?"

Manzarayı kastettiğinde başımı evet dercesine salladım.

"Dün gece beraber miydiniz ?"

Anında ona doğru döndüğümde yanlış bir soru sormuş gibi eliyle yüzünü gereğince sıvazladı.Kısa sakalında elini dolaştırırken huzursuzdu.

"Sormak istediğim onu af-? "

"Öyle bir ihtimal yok Yiğit ."

Birşeyler söylemek için araladı dudaklarını ama söyleyemeyince tekrar kapattı.Acıyarak mı bakıyor yoksa üzülerek mi ? Bu elalarda herşey vardı.

"Arkanda olmama ihtiyacın var mı bilmiyorum ama bil hep arkandayım Gül.Benim bir tane kız kardeşim yok iki tane var ."

Ona tebbesüm ederek baktığımda bana gözünü kırptı.

"Biliyor musun bu sülalede en insancıl olan sensin ama sanırım birşeyler fazla kaçmış ."

Boynunu geriye yatırıp sesli bir kahkaha attığında bacaklarını ileriye uzatıp birbirine sardı .

"Fazla kaçan şeyler neler mesela ?"

"Mesela çok konuşman ." Diyen Batur'du.Onun yanına oturduğunda benden önce bu fırsatı sanki hepsi bekliyormuş gibiydi.Çünkü elini omzuma koyup benim yanıma oturan Arda'da lafı yapıştırdı. "Komutanım alınmayın ama gerçekten bu çok fazla kaçmış ."

"Komutanım herşeyi anlarımda gece ben uyurken
'Kara gözlü pörtlek
Rüyamda toplar tezek
Kör olası zalim felek
Güzdüzler yetmiyormu da o karı gecemide kabus eder .'Diyip dolanıyorsunuz.Uyku uyuyamadım vallahi yazık bize !"

Emre'nin haline bakılırsa cidden uyumamıştı.Yiğit'in uydurduğu kafiyeye ise gülmemek için boğazımı temizledim.

"Çömez sana ilk emrim bu adanalının başında nöbet tutacaksın bir tane bile adana dürüm yemeyecek !"

Sanırım çömez dediği Mert'di .
Arkamızı döndüğümde Aslan ve Ömer'de burayı izliyordu.

"Şaka yapıyorsunuz değil mi komutanım.Şaka ,şaka değil mi şaka ?"

"Akşam güzel bir mangal sofrası hazırlarsan karar veririm."

"Ne zaman gelir bu helikopter ?" Miniklerim burnumda tütüyor onlara gitsem ikisinide doya doya öpsem...

"Burası rüzgarlı içeri geç istersen yenge ."

Yakup'un kurduğu cümleyle uzun bir sessizlik oluştu. Hasan onun yanında oturduğundan dolayı onu ayağıyla dürtmüştü.

"Ben yanlış birşey mi söyledim ?"

Herkese tek tek baktığında oturduğum yerden ayağı kalktıp üstümü sildim.
Yeniler ve hiç birşeyden haberleri yok bu yüzden onları yanlışlıkla kırmaktan çekiniyorum.

"Birşey yok koçum " Aslan olaya müdahale ettiğinde kafasını eğip sallasada bu sadece şimdilikti.

Mağaranın içine doğru ilerlerken onlarda sessizce beni izliyordu.Hiç sevmedim bu atmosferi...

Küçücük mağaraya girdiğimde burası dışarıya göre daha soğuk olsada en azından sakin ve rüzgarsızdı.
Kimi kandırıyorum Ömer'in gözleri üzerimde değildi.

"Gül bak bakalım bunu beğenecek misin ?"

Allah'ım anladım rahat yok!
Arkamdaki Yiğit'e doğru döndüğümde kaslarıyla bana yeri işaret etti.Gözlerim parmağında tuttuğu ipi takip ettiği;

"Ayyyyyyy! Bu neee?" Kendimi duvara yapıştırdığımda bacakları yeşil ,bedeni sarı ya bu ne renk ? Renge bak Allah'ım...Çok korkunç !
Boğazım kuruduğunda üst üste yutkundum.Elinde ipini tuttuğu şey bir aktepti .

"Bu mu ? Çöl akrebi."

Birde cevap veriyor ya ! Akrebin kuyruğuna ip bağlamış hayvanda sanki bu manyağın kankasıymış gibi nereye yönlendirse oraya gidiyor .

"Yiğit lütfen onu benden uzak tut !"

"Sen korkuyor musun ?" Önce şaşırdı ardından pis pis sırıttığında bana doğru bir adım geldi.Ayyyyy hayvanda bacaklarının önünde tıngır mıngır adım attığında gözlerimi yumup kafamı çevirdim.

"Al şunu git Yiğit lütfen al !"

"Hiç yakıştıramadım sana.Ulan akrepten korkan istihbaratçı mı olur gel tut ipini korkma ısırmıyor ."

Bana doğru bir adım daha attığında çığlığı basıp duvarda sola doğru kaydım.Hayır, tam ortada duruyor dışarıda kaçamam.

İpini tut diyor birde ya ?

"Yiğit yemin ederim seni vururum!
Fino köpeği mi o ?

Kuyruğuna ip bağlamışsın birde ya !
Sen akrebi nasıl ikna ettin MANYAK!
Bak sakın bırakma onun ipini yakınlaştırma bana !"

Ellerim mağaranın duvarında dolaşırken ufacık ufacık kaya parcaları yere düşüyordu sanırım ben korkudan duvarı tırnaklarımla kazıyordum.

"Bak korkacak birşey yok güven bana ."

İpi elinden bıraktığında boğazımı yırtan çığlığı bastım.Aayyyy bana doğru geliyor bu !

"TUT ŞUNU ,YİĞİT TUT ŞUNU !
BANA GELİYOR TUTSANA ŞUNU !"

Ben mağaranın duvarında kendime kaçacak bir açı ararken o karşımda hayvan gibi gülüyordu .

"Ne oluyor burada ?"

Ömer! Allah'ım çok şükür!

Denize düşen yılana sarılır hesabı ona doğru koştuğumda ayağım mağaranın girintili yerine takıldığında tam düşeceken belimden tutmuştu .

"Şşş düşecektin,sorun ne güzelim ?"

"Akrepten korkuyor.Az önce düz duvara tırmanıyordu şimdide sana tırmanıyor ."

Yiğit karnını tuta tuta,anıra anıra gülmekten sırtını duvara yaslamıştı.

Pislik !
Bu sülaleden nefret ediyorum !

Ömer merakla yüzüme bakarken ben kollarımı boynuna,bacaklarımıda beline çoktan dolamıştım.Gözlerim peşimden gelmiş bulunan hemde takır takır yürüyen akrebi buldu.

"Ömer nolur şunu uzaklaştır nolurr? "
Az önce beni kovaladı gördün değil mi ? "
Kollarım hala boynuna dolalıyken kafamı eğip ayağının hemen yanında duran akrebe baktım."Ayyyy bana bakıyor yaaa ! Hem bu niye yeşil ,yeşil akrep mi olur ?"

Bana tuaf tuaf baktığında üst dudağı saniseliğine yukarı katlandı.Süre az olsada bu anı yakalamıştım.

"Korkacak birşey yok güzelim."
Kafamı salladığımda saçlarım yüzüme döküldü .

"Var ya,var o ! Nolur uzaklaştır onu nolur ?"

Bir kolunu belime doladığında ağırlığımı benden tamamen almıştı.Diğer eli yüzümdeki saçlarımı usulca uzaklaştırdı.

"Ben burdayım ,"Dediğinde boynuma doğru eğildi ."Sakinleş,terlemişsin ."
Nefesi ve varlığı tüm gardımı indirdiğinde o hayvanın hâla altımda olduğunu hissedince onun boynuna kafamı gömüp kollarımı biraz daha sıkılaştırdım.
Vücuduma yapışmış olan bedenin kasıldığını hissettim.

"Belanı sikmeden al lan şu akrebi ayağımın kenarından !"

"Ayıp ayıp birde bordo bereli olacaksın bir tane çöl akrebini kendin uzaklaştıramıyor musun ?"

"Bekle sen ,bekle sana bereyi götereceğim !"

"Güzelim indireyim mi seni yere?"

"Hayır sakın asla inmem asla !"

"Ar namus kalmadı bunlarda ya,milletin ortasında kucak kucağa bari gözümün önünde yapmayın aile var burada ! "

Ben kucağında ona ahtapot gibi sarılırken önce bir la havle çekip ardından yere eğildi .
Onu alacak mıydı ? Hemde eliyle !!!

"Ömer sakın ! Dokunma ona sakın ! "
Bakmaya korktuğum manzara tam karşımdaydı.İpten tutup kaldırdığı akrep bir sağa bir sola karşımda sallanırken resmen ağlayacak hale gelip ona biraz daha sokuldum .Kolunu tam uzamış benden olabildiğinde uzakta tutuyordu onu.

"TUNCAAA ! " Hasan'a seslendiğinde çok geçmeden içeri girmişti artık bu hayvana bakmak istemiyorum.Gözlerimi kapatıp onun boyun girintisine sokuldum.
Derin bir soluk çekip nefesini tuttu ve bedeni sanki taş heykel gibi kasıldı.

"Al şunu !"

"Anaaa en sevdiğim nerden buldunuz komutanım ? Bnde sabahtan beri bir tane bile göremedim diye üzülüyordum.
Gel bebeğim bana offffff hemde en zehirlisi!"

"Akrebi salma Hasan ,Yiğit üsteğmen akrebe 500 kere ;

'Sen insan olsaydın benden daha yetenekli bir özel kuvvet askeri olurdun,senden çok özür dilerim' diyecek daha sonra akrep özrünü kabul ederse bırakabilirsin ."

"Garibim yüzü güler mi ?
Ne güzel işte benim yüzümden sana tırmandı pardon sarıldı iyilikte yaramıyor size !"

"Düzgün konuş lan !"

"Artık şu akrebi alıp gider misiniz !"

"Sizi bu pozisyonda bırakıp gitmek mi ? Asla olmaz !
Hadi öpüşün barışın bende rahat edeyim.

Yanaktan tövbe yanaktan bakma öyle,cinler Batur'u kovalasın ki yanaktan ,sizin içiniz fesat !"

"Akrebe çekirge bulup yedireceksin !"

"Altınıda bezliyim mi ?"

"700 oldu !"

"O kadar vaktini almasam hayvanın belki karısı vardır gece yanına gitcek ! Sevenleri ayırmayalım,birisi sen Gül'e gidecekken seni meşkul etse-?"

"800!"

"Gel akrep kardeş gel,akşam eve gidince bu olanları karına anlatsan sana inanmayacak haberin olsun."

Bir süre bekledikten sonra sessizlik içimi rahatlatmıştı.Hissettiğim sigarayla karışık portakal ve barut kokusu beni mayıştırmıştı.

"Gittiler mi ?"

"Açabilirsin gözlerini ."

Söylediğini yaptığımda başımı omzundan kaldırıp yüzüne baktım.

"Teşekkür ederim." Kırık bir tebessüm sunduğumda sadece o güzel koyu yeşilleriyle yüzümün her karışını santimi santimine inceledi.

"Korktuğunda,düştüğünde,canın yandığında,ihtiyacın olduğunda sadece bana koş.Affetmesende sadece bana gel ben seni hep tutarım.Bundan sonra hep..."

"İhtiyacım yok !"

İnmek için hareketlendiğimde beni tek koluyla kendine daha bastırdı, kaşlarımı kaldırarak baktım.
Bu sefer gerçekten gülümsüyordu .

"Az önce öyle demiyordun küçük ajan,akrep varken tırnakların yoktu ve hala kucağımdasın ."

"Bir anlık birşeydi o hem kişisel algılama senin yerine başkasıda girseydi onada sarıl-"

Parmaklarını dudaklarımın üzerine bastırdığında gözlerini kapattı.İçine çektiği nefesle şişen göğsü göğsüme çarptı.Kendini sıkıyordu ve bu garip bir şekilde beni ürpertmişti.

"Sakın !" Dediğinde açılan gözleriyle birleşen keskin sesi vücudumdaki tüm tüyleri kaldırdı .

"Sakın bir daha yapma bunu sakın ."

Tam ağzımı tekrar itiraz etmek için açacakken aniden hareket etmesiyle sırtım duvara yapışmıştı.Ağırlığını tümüyle bana yansıttığında duvarla arasında sıkışıp kaldım.Gözleriyse bambaşka bir azap çukuruyordu.

"Yapma Gül -herşeyi söyle beni affetme ama yanına başka birini-başka bir adamı koyma.Nasıl istiyorsan öyle yak canımı ama bunu yapma kadın !"

Eli yüzüme dokunmak için kalktığında alt dudağımı dişlerimle alayla temizleyip gülmsedim.
Sen değil miydin… üzerimdekileri başkalarının çıkaracağını söyleyen?”

Sözlerim havaya yükselip onun üzerine indiğinde, havada asılı kalan eli yumruğa dönüştü. Ne titreyen parmakları ne de gözlerinde birden beliren o karanlık öfke beni geri adım attırdı. Sadece izledim.

Kolunu usulca çözdüğünde yere inen ayaklarımı hissettim.

Sende yanacaksın... Ben o gün nasıl yandıysam, sen de öyle yanacaksın.

Sesim nefesime karıştı ama hedefim yalnızca bir yerdi: zaafı."O gün başkalarının bana dokunacağını söylerken... bu öfken neredeydi?"

"Sus." dedi dişlerinin arasından.

"Neden? Benden duymak mı zoruna gitti?" Gözlerinin içine baktım. "Ben o gün, senin beni... binlerce adama sata-

"SUS!"

"Karına başka erkekler–"

"GÜL, SUS, SUS DEDİM!"

"Senin kıyafetlerini çıkaracak derken–!"

O an havayı yaran yumruğuyla duvara vurdu. Sarsıldım.Üçten sonra darbelerini sayamadım.Ardı arkası kesilmeden yumruğunu tüm gücüyle duvara indiriyordu.

İlk kez, gerçekten ilk kez, onu böyle kontrolünü kaybetmiş gördüm. Duvar çatladı, taş parçaları ayaklarımızın dibine döküldü. Elinden sızan kan, parmaklarının kırıldığını fısıldadı bana.Gözlerim doldu.

"Ömer..."dedim kısık bir sesle. Duymadı.Kanı aktı. Elinin derisi lime limeydi artık.

"Ömer yapma." dedim, daha yüksek. Ama sesim ulaşmıyordu ona. Sol yumruğuyla duvarı kum torbası gibi yumruklamaya devam etti, acıyı hissetmeden, kendini durdurmadan.

"ÖMER YAPMA!" Sesim hıçkırığa dönüştü. "NE OLUR YAPMA!"

Göğsü her vuruşta biraz daha genişleyip daraldı. Sanki nefes almak bile acı veriyordu ona.

Kapıdan giren Aslan, tek umudumdu. Onun ardından gelenler de gördükleri manzarayla donup kaldılar. Aslan, kardeşi gibi sevdiği adamı tutmaya çalıştı ama Ömer onu öyle sert itti ki, içimde bir şey daha kırıldı.

"BIRAK!
SIKIN LAN KAFAMA!
BİRİNİZ SIKIN ŞU KAFAMA!
SIKSANIZA LAN!"

Eliyle yüzünü, saçlarını, ensesini sıktı. Kanlar yere damladı. Parmaklarının derisi yoktu. Derisi yoktu... Kemiği görünüyordu. Elimi ağzıma kapattım, titriyordum.

"İÇİNİZDE KAFAMA SIKACAK BİR TANE ADAM YOK MU?
HEPİNİZ BANA CEPHE ALACAK KADAR ADAMSINIZ, HAYDİ SIKIN!"

Kendine duyduğu tiksintiyi her zerremde hissettim.

"Sıkın da bitsin bu ızdırabım.Biriniz… biriniz kurtarsın beni kendimden."

Tüm vücudu ter içinde kalmıştı. Kandan botunun rengi gözükmüyordu artık.Elinde deri kalmamıştı. Kemiği görünüyordu artık. Damarlarının üstünden aşağıya doğru süzülen kanlar yüreğimi acımasızca boğuyordu.

Arda,bir adım atıp eline dokunmaya çalıştığında Ömer geri çekildi.

Çok kötü...eli çok kötü,çok kötü!

"Sıkın..." dedi bir kez daha, bu kez daha kısık, daha yorgun. "Sıkın da bitsin..."

Duvara dayalı duran silahını eline alıp önce Aslan'nın ardından da Yiğit'in omzuna çarpıp çıktığında titreyen bacaklarım beni artık taşımadığında yere çöktüm.

 

 

 

 

 


BÖLÜM SONU

 

 

 

 

 

Öncelikle iyi misiniz ?

 

 

 

 

 

Ömer'in açısından bakın sadece bir kere, siz olsaydınız onun yerinde ne yapardınız ?

 

 

 

 

 

Vatanıyla sevdiği kadın arasında kalmış bir adam bir asker olduğunu unutmayın olur mu...🥀

 

 

 

 

 

Sizi seviyorum Allah'a emanet olun 🦋

Bölüm : 11.06.2025 18:32 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...