
Helikopterden iner inmez, bir yandan son saate randevu ayarlamaya çalışmış, diğer yandan yaralarına rağmen beş dakikada duş almıştı.
Üzerinde ne çok şey birikmişti...Ama bir şekilde yine de her şeye yetişiyordu. Kendi arabası sanayideydi, bu yüzden Yiğit'in aracını almış, "Bebeği görmemiz lazım," diyerek beni, bu hastanenin boğucu koridorlarına getirmişti.
O hiç ortada yokken,onu istemeyen, ama şimdi her anımda karnıma bakarak gülümseyen adamla, içerideki hastanın çıkmasını bekliyorduk.
Yanımda sessizce oturuyordu. Hastanenin uzun koridorlarındaki keskin antiseptik koku genzimi yakıyordu.Beyaz lambaların soluk ışığı,duvarlarda keskin gölgeler bırakıyordu. Bu bekleyiş devam ettikçe zaman neredeyse durmuş gibi hissediyordum.Hemde o kadar durgundu ki, her şeyin ağırlaştığını,nefes almakta zorlandığımı hissettim.
Ömer,bir süre sonra oflayarak ayağa kalktı. Beklemekten sıkılmıştı.Ama bu hâli beni gülümsetmişti.Onu böyle görmek... Heyecanını görmek,ilk kez böyle sabırsızca hareket ettiğini görmek çok farklı bir duygu.
Bir ileri bir geri gidip geliyordu koridorda. Ne kadar hareket etse de yerinde duramıyordu. Her adımında, üzerine giydiği siyah gömleğin kollarını katladıkça, kasları vücudunun sınırlarını adeta zorlayarak "Ben buradayım" diye bağırıyordu. O siyah pantolonunun kumaşının uzun ve kaslı bacaklarına oturuşu, kemeri, geniş omuzları... Hepsi öylesine bir uyum içindeydi ki, neredeyse koridorun her köşesine yayılıyordu.
Üstündeki gömleği biraz daha aşağıya çekmişti, üç düğmesi açıktı ve her bir hareketi, her bir bakışı daha fazla dikkat çekiyordu.Dışarıdaki danışma alanına doğru, görünmeyen ama fark edilebilen bir çekişme vardı.İki hemşire ve birkaç sağlık personeli, sessizce ama kesintisiz bir şekilde onu gözleriyle tarıyordu.
İçimi kemiren hırslı bir duygu beni etkisi altına aldığında odanın kapısı açıldı .
İçeriden çıkan kadın ve eşine bakarken ayağı kalktım.Doktora teşekkür edip tamamen çıktıklarında bizde içeri girmiştik.
"Hoşgeldiniz" diyen bayan doktora tebessüm etmiştim.Alımlı otuz yaşlarında ve şirindi .
Daha öncede Ömer yokken gelmiştim adı İclal'di .
"Hoşbulduk"
"Nasıl hissediyorsun ?"
"Çok iyim "
"O zaman sizi daha fazla bekletmeden bakalım mı ?" Kafamı salladığımda eliyle gösterdiği sedyeye doğru ilerledim.Uzanıp karnımı açtığımda başımı yaslayıp tavana huzurla baktım.
"Bir tahmininiz var mı ?"
"Erkek "demiştim ama benimle aynı anda başka bir cevapta gelmişti.
"Kız"
Ömer'in bu kadar kız istemesi beni hem şaşırtıyor hem de içimde tuhaf bir mutluluk uyandırıyordu.O,hep bir şekilde çocuk konusu olunca sadece lüle lüle saçları olan kızdan basediyordu. Belki ona benzesin istemişti, belki de dünyada her şeyin kirli olmadığına inanmak için bir neden arıyordu.Belki de bir baba, kızına olan düşkünlüğüyle ancak gerçekten baba oluyordu.
Doktor eline jeli alıp karnıma sürdüğünde,soğuk dokunuşun tenimde bıraktığı ürpertiyle gözlerim ekrana değil,Ömer'e kaydı.Gözünü kırpmadan,neredeyse nefes bile almadan ekranı izliyordu.
Yaşamın içimde bir yerde var olduğunu bildiren o küçük gölgeyi gördüm.
"Bebeğiniz 21 haftalık ve gayet sağlıklı gözüküyor."
Ekrana baktım. Karışık suretler, grilik içinde kıpırdayan gölgeler... Ama oradaydı. Küçük bir el mi o? Belki de bir ayak... Gözlerim doldu.
Ve sonra, her şeyi altüst eden o an...
"Bir saniye!"
Doktorun sesi tedirgin bir notayla yükseldi. Bana mı öyle geldi, yoksa içinde gerçekten bir şüphe mi vardı?
Kalbim korkudan hızını artırdığında doğrulup ekrana baktım.
"Bir sorun mu var?"Sert çıkan sesi benim gibi onunda korktuğunu gösteriyordu.
Doktorsa gözlerini ekrandan ayırmadan, elindeki probu hafifçe kaydırdı. Bakışlarındaki yoğunluk,bir anlığına içeride başka bir dünyayı keşfeden bir kaşifin yüzünü andırıyordu.
"Evet, görememişim."
Ömer eğildi. Gölgesi üzerime düştü. Nefesi, belirsiz bir sabırsızlık taşıyordu.
"Neyi görmemişsin doktor?"
Kadın ilk önce belirsiz,sonra giderek derinleşen bir tebessüm sundu.
"Kızınızı."
Yüzündeki endişe, bir dalganın sahile vurup geri çekilmesi gibi değişti. Önce donuk bir şaşkınlık, ardından dudaklarında titreyen bir mutluluk.
Doktor başını yana eğdi, ekrana hafifçe vurdu. "Erkek kardeşinin arkasına saklanmış. Bakın,şurada."
"İk-ikizler mi?"
Koca adamın sesi çatallandı. Sanki diline dolanmış bir mucizeyi, kendisinden emin olamayan bir çocuk gibi söylemeye çalışıyordu.
"Evet," dedi sakin bir tebessümle.
İki taneler.
Allah'ım, sen ne kadar büyüksün...
Gözlerimi ekrandan ayıramıyordum. Oradaydılar. İki minik suret, birbirine yaslanmış gibi. Hayat, içimde iki kere atıyordu.
Doktor başını kaldırdı. "Kalp atışlarını duymak ister misiniz?"
Başımı hafifçe salladım.
Ve sonra...
İçimi dolduran sesler. Birbirine karışmış, ama aynı anda atan iki kalp... Yaşamın ta kendisi, küçücük ama kocaman, sessiz ama en güçlü yankıyla var olan.
O sesleri duyduğum anda, dudaklarımdan bir tebessüm kaçtı. Yanağımda bir sıcaklık hissettiğimde fark ettim... Ağlıyordum.
Hıçkırıklarımın arasında, sadece bir cümle çıkabildi dudaklarımdan.
"Çok güzeller."
Eli yanaklarımdan süzülen ıslaklıkları sildi."Çok güzeller," dedi, sesi neredeyse bir fısıltı.Saçlarıma dudaklarını bastırdığında devam etti ."Tıpkı anneleri gibi."
Bazı anlar vardır ya, içini sıcacık bir huzurla dolduran, bir saniyesi bile dünyalara bedel olan. Hani, "Keşke o an hiç bitmeseydi," dediğimiz anlar... İşte mutluluk, bu anların ta kendisidir.
Mutluluk,benim için aldığın nefesin kaybettiğim zamana değiyor oluşudur.
🌹
BİR AY SONRA :
Elimdeki son dosyayı da sisteme işledikten sonra, başımı kaldırıp saatlerdir beynime klavye sesini kazıyan Nisa'ya baktım. Küçük ofis, loş sarı ışıkların altında bunaltıcı bir hâl almıştı.Bilgisayar ekranlarının soğuk mavi ışığı,odanın kasvetini daha da belirginleştiriyordu. Masaların üzeri dağınık evraklarla doluydu,köşedeki kahve dolu kupadan ise artık bayatlamış kahve kokusu yükseliyordu.
Bu kıza kim on parmak klavye kullan dedi ya? Diyeni bir bulursam klavyeyi... Neyse, küfretmeyeceğim. Sakin kalmalıyım. Hamileyim ben, hem de iki kere.
Derin bir nefes aldım.Sanki her tuş darbesi kafamın içinde yankılanıyor, beynime çivi gibi çakılıyordu. Nisa'nın parmakları, tuşların üzerinde dans ederken ölümcül bir hızla ilerliyordu. Her Tık! Tık! sesi, sabrımın sınırlarını biraz daha zorluyordu.
İç geçirerek gözlerimi ovaladım. Sıkıntıyla saçlarımı tepemde topladım. Tokayı bileğimden çıkarıp topuzumu sabitledim. Artık gözlerimi kısarak, karşımdaki sessiz suikastçı gibi yazmaya devam eden Nisa'ya baktım.
"Niye beni öldürecekmiş gibi bakıyorsun hot grilim?" Durup bana baktığında giydiği saks mavisi gömleği onun altındaki kalem eteği ve belinin inceliğini ortaya çıkaran gemiş kemeriyle çok güzel olmuştu.
Gözlerimi kendi karnıma indirince dudaklarımı büzdüm.
"Noldu ?"
"Ben çok mu kilolu oldum ?"
Mavileri ilk başta şaşırsada önce kendi beline kaydı gözleri sanırım anlamıştı ve bu benim kendimi daha kötü hissetmeme sebep oldu .
"Gül ! Şu an kızmak istiyorum sana ama kızamıyorum." Sandalyesini bana doğru çevirdiğinde elini karnıma koydu .
"Şu an çok tatlısın.Ve Senin belim benimkinden ince ."
"O öncedendi ." Omzumu silkelediğimde kaşları havalandı.
"Evet tıpkı bana benzeyen iki melek Dünya'ya adım attıklarında yine öyle olacak ."
"Olacak mı ?" Gülümseyerek karnımı okşadı.
"Olacak tabi ."
"Ay akşamdan ışıkdır
Yaylalar yaylalar
Yaylalar yaylalar"
Duyduğumuz sesle ikimizde cama fırladığımızda Yiğit'in kan ter içinde koştuğunu görmek gerçekten şaşırttı beni.Bu hangi ara iyileşti ya ?
"Yüküm şimşir gaşıkdır
Dılo dılo yaylalar
Yüküm şimşir gaşıkdır
Dılo dılo yaylalar"
"Kumru orada oturmuş çekirdek mi çitliyor ?"
İşaret ettiği tarafa baktım. Kumru beyaz önlüğüyle oturduğu bankın üstünde Yiğit'den gözünü ayırmadan bacak bacak üstüne atmış rahat bir pozisyonda çekirdeklerini çitliyordu .
"Nisa ?"
"Efendim."
"Hadi gidip bizde çekirdek çitleyelim canım çekti ." Bana boynunu büktüğünde gözlerini devirdi.
"Gidelim gidelim midesi fakir kardeşim benim! "
Beni ardında bırakıp ilerledi.
"Millet hamile kalınca canı mango ister,Belçika çikolatası ister,trüf mantarı hayali kurar,İsviçre fondüsü diye sayıklar!Bizim ki anca çekirdek ister ! Kebap ister ! Şalgam ister ! Kellepaça ister ! "
Koridorda boş boş konuşa konuşa ilerleyen arkadaşımı takip ediyorum.
Hava bu gün çok güzeldi.
Yeni yeni açmaya başlayan ilk bahar çiçekleri yeşilin kokusu ve açık masmavi gök...Muazzamdı.
Kapıdan çıktığımda koşa koşa Kumru'nun yanına oturduğum. Elindeki çekirdek poşetinide aldım.
"Gül,Yiğit hayvanatından mı öğrendin hayvan gibi oturmayı ?"
Bu soruda haklılık payı kesinlikle vardı.Eşek gözleriyle bana bakarken omzumu silkeledim.Çekirdeklerin tadı çok güzeldi .
Nisa"Yiğit iyileşti mi Kumru ?"
"İyi iyi turp gibi !"
Nisa yanıma oturduğunda elini çekirdek poşetine uzattı.Ama uzatmakla kaldı,poşeti geri çektim."Sen git trüf mantarı ye !" Bezgin bir nefes verdiğinde sırtını banka yaslayıp kollarını göğsünde oflayarak birleştirdi.
"Şunlar ne zaman doğacak ya arkadaşımı tanıyamıyorum ?"
Üstündeki silah ve çantayla karargahın arkasından çıkan Yiğit'e üzülmüştüm.Sanırım Ömer'in ona verdiği cezayı çekiyordu.
"Şu an keyfimi hiç birşey bozamaz Nisa, tanıyamadığın arkadaşın bile,Koş edopilazmik akılsız kul koş ! Tempo Tempo hadi "
"Az vicanlı ol kızım be çocuğun haline baksana yazık daha yeni iyileşti ."
Nisa'ya gerçekten katılıyorum.
"Çok acıyorsan git onun yerine sen koş Nisa !"
Niye yükseldi şimdi bu?Hadi ben hamileyim de bu niye yükseldi ?
"Ay akşamdan ışıkdır
Yaylalar yaylalar
Yaylalar yaylalar
Yüküm çanta silahdır
Dılo dılo yaylalar
Yüküm çanta silahdır
Dılo dılo yaylalar"
Yiğit, çanta ve silahla koşmaya devam ederken bir yandan nefes nefese şarkıyı uydurmaya devam ediyordu. Nisa kahkahalar içinde bana yaslandı.
"Kumru, bir şey diyeceğim," dedim gülerek, "Bu adam ceza mı çekiyor yoksa kendi kendine konser mi veriyor, çözemedim."
Gözlerini devirip elindeki çekirdekleri çitletmeye devam etti. "Ben de çözemedim ama enerjisini boşuna harcıyor.Daha 300 turu var."
Yiğit duyduklarına aldırış etmeden ritmi artırarak devam etti:
"Gül şu Kargayı kov da gel
Yaylalar yaylalar
Yaylalar yaylalar
Toprak yola düş de gel
Dılo dılo yaylalar...."
Sonra duraksayıp gözlerini kısmış bir şekilde bize baktı. "Eğer gücün yetmezse..." diye başladı, sonra bir anda kahkaha atarak:
"Kafasını ez de gel!" diye böğürdü.
Biz gülmekten çökmüşken,Yiğit pes etmeden şarkısını söyleyerek koşmaya devam etti.Bu adam gerçekten ceza çekmiyordu,eğleniyordu!
Kumru'ya karga demesi bronz teninden mi yoksa güzel gözlerinden mi bilmiyorum ama hiç hoş değil ve Yiğit bunu o kadar ciddi bir şekilde söylüyor ki Kumru'nun ona kafayı takması oldukça normal .
"Selam " diyerek yanımıza gelen Arda ve hemen ardındaki Emre'ye gülümsedim.
"Aleyküm selam,çekirdek ister- ?"
Söylememe kalmadan ikiside ellerini poşetin içine sokmuşlardı.
"Bana vermedin onlara bol bol dağıt alacağın olsun Gül!"
Yanağına bir öpücük kondurduğumda geri çekilip poşeti uzattım.
"Özür dilerim al hadi ."
"İstemiyorum ! "Dediğinde başını diğer tarafa çevirmişti .
İşe yarayacağını bildiğim yöntemi denemek için dudaklarımı büzdüm içimi çektim.
"Sen şimdi yemiyor musun ?" Gözlerim kendiliğinden dolduğunda Arda elimdeki poşeti alıp Nisa'ya uzattı .
"Ağlama sakın, sakın.Bak alıyor ağlama!"Dedi .
"Tabi ya o sana hiç küser mi alıyon değil mi boncuk !" Dedi Emre .
Ağlama rolü yaparken gülmemek için alt dudağımı ısırdım.Sanırım hepsini canından bezdirmiştim.
Nisa gözlerini herkeste gezdirdikten sonra Arda'nın uzattığı poşetten çekirdek aldı .
"İyi bari ama sadece bu seferlik alıyorum."
Kumru'nun bizden bağımsız baktığı yöne bakınca gördüğüm kadınla dudağımın içini dişlerimin arasına alıp tıslayarak konuştum."Kumru,burada sen varken bunun,bu saatte burada ne işi var ?"
"Mesaisi 4 de başlıyor 2 saat erken gelmiş !" Melis'i görünce iblis görmüşten beter oluyorum.
Daha ilginç olansa Yiğit'i durdurmuş olması.
İlk ayaklanan Kumru olduğunda bende peşinden kalktım.
"Gerek yok,çekil önümden !" Diyen Yiğit'in kolundan tutmuştu.
"Bacağını bir daha kullanamaya bilirsin bana olan öfkeni anlıyorum ama bunlar kişisel konular,Savaş'la konuşmaya gideceğim hareket etmeyip bekler misin beş dakika !"
"Bacağını neden kullanamayacağını bana açıklar mısın ?" Kumru'nun sert sesini daha sert bir ses takip etti.
"Emir verdiğim askeri neden durdurduğunun açıklamasını bende merak ediyorum ?"
Ömer'in sesiyle ardımı döndüğümde yakışıklı yüzündeki ifadesiz bakışlara hayran hayran baktım.Adımlarını yanımda durduğunda gözlerinin hedefi sadece Melis'di .Beklediği cevabın aslında sırf Melis'in kendisiyle muhatap olabilmek için,bu bahaneyi kullanmak olduğunu biliyordu .
"Yiğit,daha tam olarak
iyileşmedi ." Dedi
Kumru "Enfeksiyon kapmadı, iyileşme süreci sorunsuz ve hızlı ilerledi.Şu an gayet iyi." .
Melis"Yara yüzeysel görünse de içeride enfekte olmuş olabilir ve bu, ilerleyen süreçte kas veya sinir dokusuna zarar verebilir."
Kumru "Ama Yiğit'de böyle bir belirti yok "
Melis "Kas ve bağ dokusunda gizli hasar oluşmuş olabilir. Kurşun sıyırmış olsa bile yüksek hızda geçtiği için mikro yırtıklara neden olmuş olabilir."
Kumru "Bu,'bacağını bir daha kullanamazsın'gibi kesin bir yargıya varmak için yeterli değil.Yiğit gayet hareketli,koşuyor bile.Bir aydır benim gözetimimde .Kurşun sadece etini sıyırmıştı ve ciddi bir kas,damar veya sinir hasarı yok.
Enfeksiyon kapmadı,iyileşme süreci sorunsuz ilerledi.Kemik veya eklem hasarı yok,yani hareket kısıtlayıcı bir durum yok.Yani tıbbi olarak Yiğit'in bacağını bir daha kullanamama ihtimali çok düşük.Eğer doktor olarak bunu iddia ediyorsan,sağlam bir dayanağın olması gerekir.Ama şu anki durumda Yiğit'in yürüyüp koşabildiğini görüyoruz,yani bu iddia mantıklı değil."
"Sen,benim doktorluğumu sorgulayacak hadde sahip değilsin !" Köşeye sıkışınca verdiği cevapla Kumru ona doğru bir adım gitti .
"Eğer Sana gerçekten had bildiririrsem kurduğum cümlelerin yarısını beynin yarın anlar,bir daha sakın hastalarımla benim arama girmeye kalkma,seni pişman ederim!"
"Devam et Üsteğmenim !"
Ömer'in emriyle yanımızdan ayrılan Yiğit'le,Kumru ile ikisi arasında gezen nefret dolu bakışlar kesildi .Üstünde siyah dizlerinin iki karış yukarısında biten mini bir etek ve beyaz ince askılı tenini açıkta bırakan crop bir bluz var.
Melis'in bakışları benim onu süzdüğüm gibi baştan aşağı beni süzdüğünde durmayacağını biliyordum.
"O kadar iyi doktorsan arkadaşının bu kadar kilo almamasını sağla,bana daha sonra had bildirirsin."
Elimi saran parmakların sahibine baktığımda yosunları öfkeden koyulaşmış karşımdaki kadına bakıyordu .
"Kilolarımdan gayet memnunum Melis,sen tasa etme!"
"Çok rahatsın hemde beni şaşırtacak derecede, boyu bir doksan üç olan böyle bir adamın yanında hem kısa boylu olup hemde şişman olmak büyük özgüven istiyor ."
Bana kısa mı dedi o benim boyun 1.68!
Elimdeki parmakları bıraktığımda Kumru ile aynı hizada durdum.Öfkem artık durma diye haykırıyordu içimden.
"Böyle bir adam ?" Diye tekrar ettim.
"Nasıl bir adam ?"
"Hormonların vereceğim cevaba tahammül edemez Gül ama senin yerinde olsam kendime dikkat ederim çünkü onu taşıyabilmen gerekiyor uzaktan bakanlar bir zamanlar benim taşıyabildiğimi söylerken şimdi aynı şeyleri sizin için duymuyorum!"
Sıktığım yumruklarım yüzünden artık tırnaklarım derimi delip geçmişti.
Evine dinleyici yerleştirmiştim ama anında fark edilmişti ve hiç bir şekilde o günün intikamını alamadım.
Herşeyini araştırdım ve artık bana başka seçenek bırakmamıştı .Akıllı oyna Gül karagahın önünde bir kadının ağzını burnunu dağıtıp komaya sokana kadar dövemezsin akıllı oyna .
"Merak ediyorum "dediğimde onun hormonların kaldırmaz dediği cümleyi ona ben açtım.
"Çok berbat bir duygu olmalı.Böyle bir vücuda sahip olan adamın yanında eksikmiş gibi görünmemek için yakın dövüş ve fitness dersleri almak .
Bir kadın olarak sana gerçekten acıyorum Melis ."
Düş...düş,oltama düş!Yoksa seni bu bahçeye gömeceğim.
Sesli güldüğünde sarı saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı .
"Sen olayı yanlış anlamışsın tatlım.Bu bahsettiklerin benim Savaş'dan öncede gittiğim ve en iyi olduğum konular." Baştan aşağı beni incelediğinde aklına ne geldi bilmiyorum ama bu şeytanlığın karnımla alakalı olduğunu biliyorum.
"Duyduğum kadarıyla sende yakın dövüşte çok iyimişsin hamile olmasaydın bir raunt yapardık seninle." Ve düştü...Yapmak istediğim şeyi tam şu anda kendisi yapıyordu.
"Sivil dövmeyi sevmiyorum Melis."
"O kadar iddalısın ." Dediğinde artık o yemi yutmuştu .
"Bu kadar iddalıysan hamile olman sorun olmaz senin için 10 dakikaya spor salonunda ol.Korkup vazgeçersen haberim olsun ."
Arkasını dönüp ilerlediğinde tırnaklarım avucumdan ayrıldı,gülüşüm yüzüme yayıldı.Kelimeleri seviyorum,onlarla insanlar üstünden oynamayı seviyorum ve en önemlisi ajanlık oyunlarını seviyorum.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun !"
Kolumu tutup çevirmesiyle ,gözlerindeki öfke karşısında bir an donakaldım. Bu kadar sinirlenmesini beklemiyordum. Öyle bakıyor ki, sanki bulunduğum yer bile dar geliyordu. O bakışlar... Gözlerinin içindeki fırtına, beni içine çekip boğacak gibi hissediyordum.
"Sakin olur musun?!" Sesim, çıkmasını beklediğimden daha titrek geldi.
Güldü ama bu öyle neşeli bir kahkaha değildi."Sakin mi olayım?" Gözleri üzerimde gezindi, sanki beni en baştan sorguluyordu.
"Evet, sakin ol! Ayrıca sen değil miydin, 'Döv, ben arkandayım' diyen? Şimdi ne değişti?"
Eliyle yüzünü sıvazladı, kaslarının gerildiğini görebiliyordum. Göğsü hızla inip kalkıyordu, burnundan nefes alıp verişi bile sinirle doluydu. Ellerini saçlarının arasından geçirdi, sonra tekrar yüzüne sürdü.
"Ne mi değişti?" Bakışlarını tekrar üzerime diktiğinde içimde bir ürperti hissettim. Gözleri o kadar ciddiydi ki...
"Gerçekten neyin değiştiğini göremiyor musun sen? Lan hamilesin, hamile !
O sözüm sen hamile kalmadan önceydi!"
Beni korumaya çalışıyordu, bunu anlamayacak değildim.Ama yine de içimde bir şeyler kırılıyordu. "Güvenmiyor musun bana? O,bu kadar mı iyi ?" Sesim kısıldı, yutkundum ama boğazımdaki düğüm çözülmedi.
Başını iki yana salladı. "Konuyu duygularınla saptırma," Sesi tok ve sertti. Artık sadece sinirli değildi, öfkesi kabarmış,taşacak hale gelmişti.Göğsü genişleyip daralırken kollarındaki damarlar belirginleşmişti. "Karnına oynayacak! Sadece karnına oynayacak! Karnına nasıl baktığını gördüm ve buna asla izin vermem! İstersen benimle aylarca konuşma ama buna izin vermiyorum! Gidemezsin,eve gidiyoruz, hadi!"
Ömer geri adım atacağımı sanıyordu ama yanılıyordu. İçimde bir şey isyan ediyordu. Beni böylesine sahiplenmesi, bu şekilde karar vermesi... Her şeyimi kontrol altına almak istemesi...
"Ben hiçbir yere gelmiyorum!" diye haykırdım.
Bakışları adeta beni delip geçti. Göğsü hızla inip kalktı, dişlerini sıktığını görebiliyordum. Öfkesinin bir patlama noktasında olduğunu biliyordum ama geri adım atmayacaktım. O kadar kolay olmayacaktı.
"Gül,Savaş haklı bu çok riski o kızda göründüğünden fazlası var bebeklere zarar verebilir zaten insan olan hamile bir kadına bu teklifi yapmaz amacı belli doğumdan sonra yapalım de kapat konuyu şimdilik ." Bunu söyleyenin Kumru olması beni çok fazla şaşırtmıştı .
"Siz benim Hot grilimi tanımıyorsunuz !" Nisa'nın olaya dahil olması ve söyledikleri, yüzümde duygu dolu, buruk bir tebessüm oluşturdu.
"Tanımamakla alakası yok. Ne kadar iyi olduğunu biz de biliyoruz ama komutanım haklı. Gül, sen böyle oyunlara gelecek biri değilsin. İkizlerini tehlikeye atma! İşin ucunda Allah korusun, onlara zarar gelme ihtimali var."
Arda, sen de mi?
Bakışımı ona çevirdiğimde, Emre araya girerek konuştu:
"Bu çok riskli, Gül. Akıllı kızsın, böyle oyunlara gelme."
Bezgin bir nefes verdim.
"Gerçekten onları koruyamayacağımı mı düşünüyorsunuz?"
Kırgın bakışlarım hepsinin üzerinde gezindi. Sonunda, bir şey söylemeden arkamı döndüm.
"Gül!"
Seslenişini umursamadan ilerledim.
"Beş dakikaya karargahtan çıkıyorum."
Bir umutla arkamı dönmek istedim ama yapamadım. Gelmeyecekti.Gelmiyorum diyordu tek başınasın diyordu.
Beni bırakıp gidecekti.
İçimde bir şeylerin çatırdadığını hissettim. Oysa...Ne olursa olsun beni yalnız bırakmaz sanmıştım. Ama şimdi... Gözlerimi kırpıştırdım. Görüşüm bulanıklaştı.
Kırmızı halının üstüne ilk adımımı attığımda spor salonuna doğru ilerledim.Giyinmeme gerek yoktu, çünkü üzerimde zaten vücuduma tam oturan, dikiş detaylarıyla hatlarımı belirginleştiren beyaz bir eşofman takımı vardı.Üstümdeki fermuarlı kapüşonlu ceket,belime kadar sıkı iniyor, ardından kumaş yumuşak bir geçişle bollaşıyordu. Pantolonum rahat ve salaş kesimliydi, bileklerimde hafifçe toplanıyordu.Adımlarımı atarken altımdaki beyaz spor ayakkabılar zeminde hafifçe sürtünüyor,her hareketimde kendime olan güvenimi daha da artırıyordu. Topuzumu biraz daha sıkılaştırdım. Boynumun etrafındaki birkaç telin ise doğal bir şekilde gevşekçe sarkmasına izin verdim.
"İlkuş !"Ardımdan seslenenle geri döndüğümde bir darbede Paşa'dan yemek istemiyordum.
"Bir sorun mu var ?" Dedim .
Adımlarını ağır ağır attı, aramızdaki mesafeyi kapatmak üzereydi.Ben ise gözlerimi elinde tuttuğu badem şekerlerinden ayıramadım.Üç adet şeffaf çıtçıtlı poşet içindeki badem şekerleriyle bana geliyordu... Kaybedenlere asla verilmeyen şekerlerle.
Ben o gün kaybettim. Mehmet kazandı.
Peki, şimdi bu şekerler ne içindi?
"Bunlar neyin karşılığı?" Sesim kendi kulaklarıma bile tuhaf geldi.
Paşa, gözlerini gözlerime dikti. Sert ama bir o kadar da anlam yüklü bir ifadeyle konuştu:
"Benim işim var, yarım saate çıkamam lazım.Burada olamayacağım için gitmeden veriyorum."
Kaşlarımı çattım. İçimde bir yerlerde, bu sözlerin ardında yatanı çözmeye çalışan bir fırtına dönüyordu.
"Ama sen bunları karşılıksız vermezsin ki."
Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi, ama o her zamanki katı duruşuyla hemen kayboldu.
"Karşılıksız verdiğimi düşündüren ne? Birazdan kazanacağın oyunun karşılığı."
Bir anlığına nefesim kesildi.
Çünkü bu sadece birkaç badem şekeri değildi.
Bu,'Sen yaparsın'demenin en suskun, en anlamlı hâliydi.
O kadar emindi ki benden... Daha ben kazanmadan, bana şekerlerimi veriyordu.Bana inanıyordu.
Bir insanın en zayıf anında bile arkasında bir dağ gibi duran o sessiz inanç...
Bu,kelimelerle anlatılamayacak kadar ağır,o kadar değerliydi ki... Sanki göğsümde bir yıldız doğdu,parlayıp içimdeki tüm karanlığı aydınlattı.
Göğsüme oturan o ani duyguyla dudaklarımı ısırdım.Burnuma inen keskin sızıyı hissettiğimde, refleksle elimi burnumun ucuna bastırdım.
Gözlerini devirdi. "Salya sümük ağlamayı kes. Al şunları elimden!"
Onu tanıyordum. O sert kabuğun altında ne kadar yumuşak bir yürek taşıdığını biliyordum.
Titreyen bir sesle sordum: "Neden üç tane?"
Bir an yüzü sertleşsede, gözlerindeki o derin anlam kaybolmadı.
"Üç tane değil misin, İlkuş?"Sitem dolu ama bir o kadar da içten bir tonla azarlıyordu.
O an içimde bir şeyler çözüldü. Ne için ağlamam gerektiğine karar veremedim.İnce düşüncesine mi, yoksa bana duyduğu güvene mi?
Ona doğru bir adım attım, sonra bir tane daha.Parmaklarımın ucundan yükseldim ve kollarımı boynuna doladım. Sıcaklığını hissettiğim an, içimdeki bütün o kırılganlık boşalıverdi.
"Sen de bir tanesin, Demirhan amca..." Fısıldadım. "Sen benim sinirli pamuğumsun."
"İlkuş!"
Uyarısı sertti, ama ellerinin sırtımda hafifçe gezindiğini hissettiğimde gülümsedim. Yaşlarım süzülmeye devam etti,ama bu kez bir ağırlık değil, bir rahatlama getirdi.
"İyi ki varsın, Demirhan Bozkurt."
Sesi çıkmadı ama ben, nefes alışındaki hafif yavaşlamadan hissettim. O da bunu duymaktan memnundu.
"İyi ki sen büyüttün beni."
Gözyaşlarım omzuna akarken,elini sırtıma koydu ve nazikçe sıvazladı.Ne diyeceğini bilemiyordu belki,ama bu hareketi yeterdi.
Sonunda derin bir nefes aldı ve homurdandı:
"Başıma bela olsan da sende iyi ki varsın,diye bir cümle kurmamı bekliyorsan çok beklersin."
'Kurmuştu bile '
Gözlerim hâlâ yaşlıydı ama kahkaham o kadar içtendi ki salonunun duvarlarında yankılandı.Ağlarken gülmek... Bu adamın yanında olunca her zaman böyleydi.
Daha sıkı sarıldım, sonra ayrıldım.
"O zaman bana 'iyi ki varsın' diyene kadar, ben sana sinirli pamuk demeye devam edeceğim!"
Yüzünü buruşturdu, derin bir iç çekti.
"Fesuphanallah! Sen bunları doğurduktan sonra sana pamuğuda siniride göstereceğim."
Ellimi tutup poşetleri sinirle bıraktığında odasına gitmek için ardını döndü.
"Teşekkür ederim sinirli pamuğum."Fısıldadım ama duyup duymadığını bilmiyorum.
Yerinde durduğunda etrafdaki nöbet tutan askerleri kontrol etti.Gülenlerin yüzü anında solduğunda tekrar ilerledi.
Salona girdiğimde arkamda kimsenin olmayışı ve Melis'in babasıyla yani Sergen albayla birşeyleri hararetli konuştuğunu gördüm.Albay Sergen Çelik ...Nedendir bilmiyorum belki Melis'e olan öfkemden,belkide tamamen altıncı hissimden ortaya çıkan bir sebep var;O da şu ki bu adamı gözüm hiç tutmuyor.
Melis'in sırtı dönükken albay beni gördüğünde eliyle,ağzını örttü.
Bunu dudaklarını okumamam için yapmıştı ? Bir albay bunu neden yapar ? İnsanların özeline saygı duyduğumdan bunu zaten yapmazdım fakat korumaya alması üstüne tüm şüphelerimi çekti .
İbrahim albay içeri askerleriyle girdiğinde bunun Melis'in işi olduğu belliydi.Tüm herkesi izlemeleri için davet etmişti.
Babası Melis'in omzuna elini koyduğunda elimdeki şekerlere indirdim gözlerimi.
İçim sızlamıştı.'Seni hiç görmedim ama beni hep gördüğünü biliyorum baba.'
'Bana sen yoksun ama Paşa bana bu şekerlerden verdi .'
Neden arkamda kimse yokmuş gibi hissediyorum,neden Ömer yoksa kimsesiz oluyorum ?
Albayın girdiği kapıdan içeri giren Paşa ile kaşlarım şaşkınlık nedir şimdi öğrendi.Bilerek yaptı.
Bahçede konuştuğumuz herşeyi duymuştu.Yanımda olmak için bilerek yaptı sana güveniyorum demek için yaptı.İşi yoktu,yarım saat sonra gideceği bir yer yoktu...Benim için yaptı.
Daha fazla dayanamayıp herkese arkamı döndüğümde elimi ağzıma kapatıp sessizce ağladım.
"Ağlama artık."
Sesini duyduğumda, içimde bir şeyler titredi. Ama başımı çevirmedim.
Gitmesi gerekiyordu. Gideceğim demişti.
Ama gitmemişti...
İçimdeki kırgınlıkla gururum çarpıştı. Dönüp bakarsam, bütün kalelerim yıkılacaktı.O yüzden bakmadım.Ama hissettim.
Ben dönmeyince o önüme geçti.
"Geldin ." Dedim dolu çıkan sesimle.Eli yanağıma uzandığında usulca sildi yaşlarımı .Sesli bir nefes çekti .
"Sana gelmemem mümkün mü ?"
"Sen haklısın Sakura'm,ben dağ ayısıyım,."
Sesi, her zamanki gibi tok ama yumuşak... İçimi ısıtan o sıcaklıkla doluydu.
Bunlar... Baba oğul, bugün beni hem güldürüp hem de ağlattılar.
O an, elimdeki badem şekerlerine baktı,"Beni affetmen için bende sana birşey vereceğim ama yenilmiyor ."
Elimdeki poşetlere rağmen kollarımı göğsümde birleştirip omzumu silkeledim. Küçük bir inat, içinde sevgi saklı bir kızgınlık..."Küsüm ben sana ne verirsen ver affetmeyeceğim ."
Ve o güldü.Hemde çok güzel güldü.Hemde yakışıklı,yakışıklı güldü.
"Ne gülüyorsun? Komik mi?" İçim başka, dilim başka vallahi..!
Tüm asaletiyle karşımda duruyordu. Dimdik, güven veren duruşuyla... Geniş omzunun üstünde, apoletin yanındaki kalın ip bölümüne bordo beresini iliştirmişti. Yosun gözlerini örten kirpikleri, tenine ince gölgeler düşürüyordu. Kan kırmızısı, dolgun dudakları hafifçe kıvrılmış, belli belirsiz bir gülümsemeyle bana bakıyordu.İçimde yükselen o dudakları öpme arzusu en olmadık yerde yakaladı beni.
Sonra başını omzuna düşürdü,o kendine has,içimi titreten bakışını yeşil yeşil takındı.
"Bu hareketi herkesin ortasında yapma yavrum. Seni öpemiyorum, içimde kalıyor."
'Gel de bu adama küs kal! Gel de trip at!'
Omzumu silkelememden bahsediyordu.
Tüm kalelerimi tek hamlede yerle bir etti.Ne yaparsam yapayım,ne kadar direnmeye çalışırsam çalışayım, karşısında eriyip gitmekten kendimi alamıyordum.Kalbim,o koyu yeşil bakışların şefkatinde her an biraz daha yumuşuyor, inadım usulca tatlı bir teslimiyete dönüşüyordu.
O gözler... İçimi gören,en derinime dokunan,beni bir kitap gibi okuyan gözler. Beni benden daha iyi tanıyan o bakışların altında tüm savunmalarım, bir çocuğun avuçlarında tuttuğu narin bir kuş tüyü kadar hafifti.
Yiğit gerçekten haklıydı: 'Babanda mı vicdansız, be adam!'
Uzanıp avucundaki şeyi boynuma taktığında çenemi beyaz spor kapşönün üstüne düşen künyeye eğdim.
Üstünde yazan yazıyla gözlerim dolmasın diye direndim.Bana künyesini vermişti .
"Beni affetmen için bir özür olarak kabul et." Taktığı künyeyle geri çekildiğinde yosunları gecelerime odaklandı.
"Buna her baktığında, bu adamın her zaman yanında olduğunu hatırla. Zaman, mekân... Hiç fark etmez. Arkandayım, yanındayım. Nerede, ne zaman, neye ihtiyacın olursa oradayım.
Sadece düştüğünde yanında olmayacağım. Çünkü kimsenin seni düşürmesine izin vermem.
Bir gün ölüm haberimi almış olsan bile sakın unutma, vatan gözlüm... Ben hep senin yanındayım."
Sözleri, içime kazınan bir mühür gibi düştü. Yutkundum ama boğazımdaki düğümü çözemedim. Gözlerim, dudaklarım,kalbim,her şeyim titriyordu.
Ruhumu avuçlarının içine almış gibi sarıyordu beni. Gücüyle. Şefkatiyle. Varlığıyla.Sanki dünya üzerime yıkılsa bile Ömer olduğu sürece o enkazdan sağ çıkardım.
Zaman durdu.
Ve ben biliyordum... Bu sözler kalbime, bir ömür kazındı.
Bu nasıl bir sevgiydi?
Bu nasıl bir sahip çıkıştı?
Gözlerim dolmasın diye direndim.
Ama o söz... O son söz...
'Bir gün ölüm haberimi almış bile olsan...'
İşte o an, içimde bir şey kırıldı.
Kırıldı ve yerine, asla eskisi gibi olmayacak bir şey inşa etti.
Bu adamı... Sadece ölüm alabilirdi benden.
Ama ölüm bile, bana olan sevgisini götüremezdi.
"Pek şaşırdığımı itiraf etmeliyim."
Sese taraf kendimi çevirdiğimde bana doğru gelen Kumru Nisa ve Paşa'nın hemen çaprazından gelen Çelik Albayın bu sözünün muhatabı sanırım paşaydı .
"Sen ne zamandan beri kaybedeceğin oyunlar oynuyorsun Demirhan ?"
Bunlar baba kız dayaklıklar hemde tartışmaya kapalı bir şekilde.
Nisa'ya elimdeki şekerleri tutması için uzattığımda sessizce aldı çünkü şu an ortamda acayip bir gelirim hakimdi .
Ağaran beyaz saçları albayın yaşını belirtirken mavi gözleri kızına verdikleriydi.
"Ben oyun oynamam oynatırım Çelik !"
Dudakları Paşa'nın söylediğiyle kıvrıldığında mavi hareleri karnıma takıldı.
"Torunlarını mı oynatıyorsun ?"
Sözünün ağırlığı beni bile yerimden öfkeyle tartarken Paşa'da mimik bile oynamadı.
"İnşallah o günlerde nasib olur ."
"O zaman o günleri görmen için seni baştan uyarmalıyım.Gelinin şuraya çıktığı anda o 'günlerin yüzünü' göremezsin.Kızımla konuşurum ben.Böyle bir riske girmeye gerek yok ."
İddalı çıkışı,bir uyarı yada düşünceli bir tavır değildi.Harflere tek tek gizlediği meydan okuma benim üzerimden Paşa'yı ezmek içindi.
Bu ikisi arasındaki gerilimin büyük bir mazisi olduğu belli ve eline geçen bu kozu dibine kadar kullanıyor.
"Çelik-" Ellerini arkada bağladığında albaya doğru bir adım attı."O benim gelinim değil kızım.Ve eğer ben oyun oynamak istersem, bunuda 'kızım' üzerinden yaparsam;'gün yüzü' göremeyen kızın olur."
Benim kaşlarım havalanırken Kumru'nun ve Nisa'nın ağzı büyük bir o şeklini almıştı.Albayın gerilen yüzü büyük bir öfkenin fitilini ateşlemişti.
"O zaman beni iyi dinle Demirhan,kızın bu süngere ayak bastıktan sonra olacak olan her kötü ihtimale hazır ol.Çünkü buradan bir yaralı değil, üç ölü bile çıksa kimse kimsenin kapısını çalmayacak!"
Yanımdaki bedene baktığımda rahat tavrı beni şaşırtmıştı.
"İyi şanslar " dediğinde arkasını dönüp ilerledi.Paşa'nın yüzündeki zafer gülüşünü nerede olsa tanırım da,bu adam neye seviniyor ya ? Resmen karnımdaki canlarla bana ölüm masası kurdu bu herif.
"Sana istediğini aldım,İlkuş " Jetonlarım hâlâ düşmemişken Paşa'da son sözüyle arkasını dönüp ilerlediğinde üç kız şu an Paşa'nın neyi aldığını birbirimize bakarak anlamaya çalışıyorduk.
"Bu neydi şimdi ?" Mavi gözlerinideki merakı giderecek cevap bende yoktu.
"Albay posta koydu gitti,Paşa her zamanki gülüşünü yaptı birde bu neyi aldı ? Senin istediğin neydi ki sana istediğini aldım dedi,Gül ?"
"Onu tanımıyorsunuz."
Ömer konuştuğunda bu cümlesi hepimizeydi.
"Demirhan seninle koridorda görüştü, güzelim, tekrar buraya gelip seninle konuşacağı hiçbir şeyi olamaz. O hiçbir zaman 'iyi şanslar' dilemez.
Albay'ın meydan okuyacağını biliyordu,bu yüzden ikinizle birlikte Gül'ün yanına geldi.Albay bebekler üzerinden hamle yaptığında,Paşa bu zaafla oynamasına izin verdi.Çünkü gerçekten güçlü olan biri, zaaflarını rakibinin önüne kendisi koymaz, rakibinin onu keşfettiğini düşünmesine izin verir.
Amacıysa Gül'ün Melis'e vereceği büyük zarardan sonra olacak olanların garantisini almaktı ve az önce Albay, 'Buradan ölü bile çıksa kimse kimsenin kapısını çalmayacak' dediğinde bu garantiyi aldı.Yani,Gül kızını burada öldürse,Demirhan'ın karşısına bu sözden sonra hiç kimse çıkamaz.Albay,farkında olmadan kendini bağladı,şu an fark etti ama artık çok geç."
Hepimizin ağzı açık kaldığında bana gözünü kırptı.
"Düşmanına acıma ."
O da bizi bırakıp timin oturduğu sandalyelere doğru ilerlediğinde içimden tek bir şey geçiyordu .
'Babasından daha fazlası' çünkü Paşa açık oynadı herhangi birşeyde kimse sana hesap soramayacak dedi ve gitti ama Ömer bundan aylar önce bana bunun garantisini zaten vermişti.
Kimse sana hesap sormaz resmen 'sen döv' dedi.Kimsin sen Ömer ? Paşa gibi bir adam bile bu garantiyi almak için böyle hamlelere başvurken sen hiç birşey yapmadan bunun güvencesini bana nasıl verdin?
O an asla yalan söylemiyordu gözlerinde görmüştüm kızı öldürsem bile bunun altından kalkacak bunun üstünü örtebilecek gücünün olduğunu gördüm.
"Bol şans hot grilim."
Elini omzuma koyduğunda daldığım düşüncelerden sıyrıldım.Gülümsedim.
"Dikkatli ol." Kumru'ya başımı salladığımda beyaz kapşönün üstündeki künyeyi okşadı parmaklarım.
Arkamı dönüp ringin iplerini kaldırıp altından geçtiğimde tanımadığım birkaç rütbelinin dışında yabancı yoktu.Tim ve bizimkiler.
Melis üstünü değiştirmişti siyah taytının üstüne geçirdiği yarım atleti at kuyruğu yaptığı saçlarıyla fiziğine diyecek yoktu.Yeni ortaya çıkardığı elindeki iki bıçağıyla sırtını halatlara yaslanmış dirseğini halatın istüne dayamış beni bekliyordu .
"Bıçaklarla aranın çok iyi olduğunu duydum hatta eline kimsenin su dökemeyeceği kadar iyi olduğunu ."
Kollarımı biraz yukarı katlarken hakkımda söylediklerine zevkle gülümsedim.
"Ve sonra bu aptal seçimi mi yaptın ?" Elindeki bıçağı kaşlarımla işaret ettiğimde yaslandığı yerden doğrulur doğrulmaz havaya fırlattığı bıçakları ellerinin arasında tekrar tuttuğunda göz kapaklarımın hızını zorlayacak hızda elinde defalarca çevirdi.
Belimdeki iki göz bebeğimi kınlarından çıkardım.Şova asla gerek yoktu.Dudaklarımı araladım"Güzel hareket değil mi öğrendiğimde 10 yaşımdaydım."
Tam dört ay deli gibi gece gündüz öğrenmek ve hızlı olmak için uğraştığım bir hareketti.
Gözlerim bileğinde gezindi,bıçağı terseten tutuşu,nefes alış verişi mavilerinin omzumun sol tarafına odaklanışı ve bıçağı hedefe göndermek için keskin tarafını avucunun içine almak istemesi .
"Öyle!" Sözü biter bitmez arkama doğru belimi oval şekilde büküp eğildim.Ölüm yakınlaştığında zaman ağırlaşır bu yüzden bıçağın hızlı geçişi bana yavaş gözükmüştü.Sol tarafımdan gözlerimin önünden havayı delerek çıkardığı basınç sesiyle beni sıyırıp geçen bıçakla doğruldum.
"Söyledikleri kadar varmışsın"diyerek dudaklarını büzdü.
"Beni benden dinlersen hata yapmazsın ." Dediğimde elinde tek bıçağı kalmıştı.
"Şimdi benden dinle,bu hayatta sahip olduğum iki şeyin yolu asla şaşmaz ."
Sağ elimdeki bıçağı kaydı gözlerim elimde yavaşça sola doğru eğim verdiğimde üstündeki İ harfine odaklandım.
"Birincisi ağzımdan çıkan söz "
Sağ elimdeki bıçağım sol kulağını sıyırarak yarıp geçtiğinde ince kesik sesiyle eli anında kulağını kapatmıştı.
Ona doğru yürüdüğümda bıçağımın kabzası ona ucu çıkış kapısına dönüktü.
"İkincisi elimden çıkan bıçak! Bu ikisi yolundan bir milim bile oynamaz!"
Gözlerindeki hırsın atağa geçmesi an meslesiydi ve beni yanıltmadı.
Bıçağının hamlesini yüzümün üstünde bıçağımla engelledim.Birbirine çarpan iki metalin diş sızlatan gıcırtısına yeni bir ses daha ekledim.
Boşta kalan elimin tersini yüzüne geçirdiğimde sert tokatımın sesi salonun duvarlarına çarpa çarpa yankılandı.Bozulan dengesini hızla toparladığında bıçağını boynuma ramak kala durdurdum.İki bıçak birbirine saplı dururken tokat yüzünü öfkesinden daha fazla kızartmıştı.Bıçağı bıçağıma sabitken elinden bilerek düşürdü.Tam karnımın üstünde tuttuğunda,kalbim içimdeki iki can için çığlık attı.
Bunu gerçekten yaptı,bunu yaptı !
Allah'ım bunu yaptı !
Bıçak direkt karnıma oynadığında bileğinden tuttum.
Bunların hepsi göz açıp kapatacak hızda olurken,şimdi iki çift gözün öfkesi zamanın hızını kesti,zaman ağırlaştı.Ve benim içimde kabaran öfke ilk kez bir sivile ölüm istedi.
Sım sıkı kavradığım bileğine tırnaklarım girdiğinde o da aynı şekilde boynuna yasladığım bıçağı tutan bileğime tırnaklarını soktu.
Elimin altındaki bileği kırdığımda parmakları açıldı ,bıçak elinden kayıp yumuşak zemine düştü.
Onun karnıma saplamak istediği sağ elini tutan kolumun kıyafetine sabitlediğim sapsız küçük bıçağı avucuma düşürdüğümde çıplak karnını yüzeysel olarak bir jılet gibi yarıp geçen bıçağım içimdeki annelik iç güdüsünün verdiği nefreti doyurmadı.Aynı anda gömdüğüm kafayla yere düştü.
Yerde kırılan burnunu ve kanayan karnını inleyerek tuttuğunda elimdeki bıçak öfkemden sıkı sıkıya nasibini alıyordu.
Karnıma oynamıştı ya !
Aklım hâla almıyor!
Bir doktor bu kadar ileri nasıl gidebilir?
Bir insan bu kadar ileri nasıl gidebilir? Ömer biliyordu ama ben bu kadar ileri gideceğine ihtimal vermiştim.Nefretim kalbimin hızını raydan çekip attı.Nefesim göğsümün inip kalkışına yetmedi.
Albayın oturduğu yerden hızla kalkışıyla gözlerim onun,iki koltuk uzağında oturan Ömer'in hareketini gördü.
Gözleri albaya bakarken başıyla boynunu kırarak geri oturmasını işaret ettiğinde albayın yukunarak geri oturduğunu gözlerimle gördüm.
Ömer'i dinlemedi,hayır bu dinlemek
değil bu korku bu zorunluluk hali,albayın gözlerinde o korkuyu gördüm.
'Sana hesap soran olursa ben bu mesleği bırakırım .' İlk gecemizde söyledikleri aklıma gelirken bu adamın artık sadece bir yüzbaşı olmadığından emindim.
'Kimsin sen Ömer ? Rütbe farkını kapatan gücünün kaynağı ne ?'
Yüzüme gelen tekmeyi kolumla son anda savunma alarak engellediğimde diğer ayağı yakaladığı bu açık için karnıma tekrar yöneldi.Elimdeki bıcak,diğer elimle engellediğim bacağın ayak bileğini boylu boyunca kesti.Beyazım kanlar içinde kalırken karnım dışında her noktamı savunmasız bıraktığımı biliyordum.
Elimden destek aldığında kesilen bileğine rağmen havalanmıştı.
Göğsüme sertçe yediğim tekmeyle geri savrulduğumda üstüme hızla yürüdü.
Elimdeki bıcağımı yerine geri soktuğumda saldırıdan savunmaya geçmiştim ama fazla uzun sürmeyecek.
Kan istiyorsun Melis!
Yumruğunu engellediğimde tekmemi diz kapağına yemişti.Kırılan dizine aldırmadan yumruğunu tekrar kaldırdığında bileğinden tutup çevirmemle omzundan güç tüm bedenini tersine çevirdiğimde kendini son anda kontrol etmesiyle kolunu kırılmaktan kurtarmış ayakta dik durmayı başarmıştı.
Zaman kaybetmeden saldırıya geçtiğimde bunlar son çırpınışlarıydı .
Yüzüne benden üst üste yediği dört yumrukla halatlara çarparak dursada ben durmadım.
"Kimsin bilmiyorum ! Ama Allah'a yemin olsun göz diktiğin canlar için senin canını alırım !"
"Onlar ölmeye mahkum!"
Gülerek söyledikleri kanımı kaynattı.Benden fazlasını biliyordu.Attığı tekmenin karşığı göğsüne tekme yemesi oldu.
İkinci tekmeyi tuttuğumda sırtımı önüp dirseğimi yüzüne geçirdim.Mos mor olan kanlı yüzü öfkemi harlıyordu.Yüzüme yumruğunu tekrar denediğinde yumruğunu son kez tuttum .Bu eli karnıma bıçak saplamak istediğiydi.Avucumdaki parmaklarını tutuşumdan dolayı hiç bir harekete başvuramıyordu.
"Bir daha söyle hadi !" Parmağakları elimin altında titrerken yapacağı en ufak bir harekte bükülü tuttuğum için kökünden kırılacağını biliyordu.
"Bir daha söylesene!"
Bu kadar insanın içinde insanlıktan çıkmak istemiyorum ama karşımdaki insan değilken benim kendimi dizginlemem artık imkansızdı.
"Pes ediyorum bırak !" Acılı çıkan sesi umrumda bile değil .
"Sana hep sustum hemde hep! Haddin olmayan şeylere dil uzattın sustum belki susmam söylediklerini yutmam senin gözünde beni ezik olarak gösterdi buna rağmen sustum.Ama bitti Melis sen bu gün hayatının hatasını yaptın ve artık karşında Gül yok İlkuş var."
"Bırak yeterince zarar verdin bırak !"
"Biliyor musun asla dengim değilsin hemde hiç bir konuda.Bu gün burada buraya çıkarak ben kendimi küçülttüm ve buna değmesi lazım senin artık o çeneni kapatman lazım."
Elimdeki parmakları bir tür tersine çevirdiğimde bilekten kırılan kemikleri bir yarım tur daha tersine kırdığımda bıraktım.
Attığı çığlık çoğu kişinin içine oturmuş olabilir ama benim asla!
Bir adım geri çekildiğimde o kendini toplayamadan karnıma rağmen yükselerek tam açtığım bacağımın tekmesi gögsünde çarpıp destek aldığımda diğer ayağım için dönerek attığım tekme çenesine oturdu.O yere yığılırken ben yere sert bir şekilde indim
Doğrulduğumda ne beni izleyenlere baktım ne de Ömer'in yüzüne.Kulağına fırlattığım bıçağı almak için halatların altından geçtim.
Yerden aldığım bıçağımı belimdeki yerine yerleştirdiğimde bir çift gözdeki gururu istemeden fark ettim.
Paşa...
Bana olan sevginin büyüklüğünü biliyorum Demirhan Bozkurt ama ben bu gün birşey öğrendim ve bundan eminim ki sen benim öğrendiğim şeyin ne olduğunu biliyorsun.
Ben bu gün aşık olduğumun adamın karanlık bir yüzünün olduğunu öğrendim.Bu nasıl bir karanlık bilmiyorum ama ne rütbe tanıyor ne mevki şimdi çıksam karşına desem ki beni evladın biliyorsan anlat neler oluyor bu kasabada ? Sevginin büyüklüğü bu soruma yeter mi ? Aslaa...
Beni buraya Kriptex için gönderdi. Sonra hepsi geldi ve ktiptexsi açtırmamı isteyenler haftalar önce zamanı gelince açtırmanı isteyeceğiz şimdilik bekle dediler.
Neden ?
Temiz hava içime işlerken saç köklerime parmaklarımı gergince geçirip kaşıdım.Dışarıya kendimi hangi ara attığımı bile fark etmedim.
Bir tarafım Ömer'e sor derken diğer tarafım şüphelendiğimi fark ederse herşeyin üstünü daha sıkı örtebileceğini söylüyor.
O benim evlendiğim adam.
Anlaşmalı evlenmiş olsakta dört gün sonra düğünümüz olacaktı bu anlaşmalı evlilik dört gün sonra tamamen fes edilecekken bu gün gördüğüm o kare bu güne kadar aklımın bir köşesinde biriktirdiğim binlerce şüpheyle birleşip kafamın içinde ihtilâle kalktılar.
"Allah kahretsin,Allah kahretsin !"
Elimi ağzıma kapanırken yumdum gözlerimi.Sakin olup mantıklı düşünmeliyim.
Buraya Kriptex için geldim onu açtırabilmek için .
Soru bir,bunu neden Ömer yerine benden istediler ?
Geldikten sonra öğrendim ki Ömer'in annesi annemin katili olan kadın ve Paşa'nın ikinci eşi.
Ömer ile anlaşmalı evlilik yaptım çünkü bana ?
Bir dakika ben bu kadar büyük birşeyi nasıl atladım,bunu nasıl düşünmem,ben bunu nasıl görmedim !
"Arya Korel bir zamanlar Paşa üzerinden yapmak istediğini şimdi kendi oğlu üzerinden yapmak istiyor"demişlerdi.
Paşa bir zamanlar Arya ile evliydi.Paşa kendi devletinin Arya isralin ajanıydı.
Bu evlilikte iki düşman vardı,iki amaca hizmet eden iki düşman ,iki farklı ülke,iki farklı ülkü iki farklı inanış ve iki farklı ajan.
Peki ya biz ?
Kurdukları cümle 'Arya şimdi oğlu üzerinden yapmak istiyor.'
Ömer'in annesiyle bağlatısı vardı !
Ömer annesiyle irtibat halindeydi oğlunun kendi tarafında olduğunu düşünürken aslında Ömer Türk istihbaratının çift taraflı ajandı.
Kriptex !
Kıriptexsi sakladığım yeri yalnızca Paşa biliyordu.Ve Kıriptexsin yeri ben yüzbaşıyla tanıştıktan hemen sonra kurcalanmıştı.
Ömer...
Ömer açtı...Ömer zaten kıriptexsi açtı.Buraya geliş amacım Ömer'e kırptexsi açtırmak değildi,kriptexsi ona güvenli bir şekilde getirmekti.
Soğuyan ensemi ovaladığımda kuruyan dudaklarımı ıslattım.Ağaçların dibine doğru ilerledim.
Peki neden Kriptex hâla bende neden korumasını ben sağlıyorum ?
Ve en önemli soru kriptexde ne yazıyordu ?
Zihnim yine maziye yolculuk yaptı.
"Hz Süleyman'nın hayatını mesleğinizle bütünleştirin desem bana kim istediğim cevabı verir ?"
Paşa'nın sorduğu soruya birisi cevap verdi.
"Hz. Süleyman'ın rüzgâra, hayvanlara ve cinlere hükmettiği anlatılır.Bu,bir istihbarat teşkilatının farklı kaynaklardan bilgi toplaması gibi düşünülebilir"
"Doğru ama istediğim cevap değil"
"Hz. Süleyman'ın hayvanlarla ve doğaüstü varlıklarla iletişim kurması, gizli diller ve şifreli mesajlarla ilişkilendirilebilir.İstihbaratta, bilgiyi şifreleme ve sadece belirli kişilerin anlayabileceği kodlar oluşturma kritik öneme sahip "
"Çok doğru ama istediğim cevap değil."
"Diplomasi ve Satranç Hamleleri:
Belkıs ile olan diplomatik müzakereleri, günümüzün uluslararası istihbarat servislerinin karmaşık ve stratejik satranç oyununu andırır.Rakibin hamlelerini öngörmek ve karşı hamle geliştirmek, Hz. Süleyman'ın zekasının ve stratejik öngörüsünün en güzel örneğidir."
Bu cevabada başını olumsuzca salladı.
"Hz. Süleyman'ın yönetim anlayışı, çağdaş istihbarat dünyasının temel prensipleriyle birebir örtüşüyor bu saydıklarımız hepsi sizin için yeterli değil mi ?"
"Değil !"
Masaya kendini yasladığında gözlerinin ilk buluştuğu bendim.
"Hz Süleymanın en büyük gücü ne İlkuş ?"
"Mucizeler " hiç düşünmeden verdiğim cevaba kafasını salladı.
"Hz. Süleyman'ın en büyük gücü, onun mucizeleri değil, bu mucizelerin nasıl algılandığıydı.Gizli güç dinamiklerini ve stratejiyi doğru şekilde okudu ve doğru şekilde yönlendirdi.Bakmakla görmek arasında ki fark burada doğuyor.
Bu,istihbarat dünyasında da aynıdır: Görünüşte bir şeyin ne olduğu değil, ardındaki gerçek anlamın ve stratejinin ne olduğudur önemli olan.
Çünkü görünüşe aldanmak, hataya düşmeye yol açar; ancak doğru bilgiyle desteklenmiş bir stratejik bakış açısı,gerçek gücü ortaya koyar"
"Güzelim ."
Daldığım yerden beni çıkaran sesin sahibi elide tuttuğu ceketiyle karşıdan bana doğru gelen ve gelirken herkül gibi olan kaslarını her adımında konuşturan adamdı.Üzerindeki geniş beyaz tişörtü geniş omuzları üstünde üstünlük kuramadan daralmıştı bu tişört dün bana uyumadan önce zorla giydirdiğiydi.Bu adam haftlardır gece bana giydirdiği kıyafetini sabah kendisi tekrar giyiyordu.
Cebinden çıkardığı anahtara bastığında biraz ileride arkamda duran aracını açmıştı.Ceketini tutan eli belime dokunduğunda beni kendine hafifçe çekip dudaklarını saçlarıma bastırdı.Uzun soluklu bir nefes çektiğinde bunu her yaptığında sanki ilkmiş gibi atan kalbim yine aynısını yaptı.Toplu olan saçlarım onun dudaklarını başımdan çekilişle
omuzlarımdan aşağı dağılarak döküldü.
"Saçlarını açık bırak ."
Beni bırakıp arabaya doğru ilerlerken peşinden bakakaldım.Saçımdan çıkardığı siyah lastikli tokayı bileğine takmıştı.
Bu kadar kelebeği kalbime doldurduğu yetmezmiş gibi.Kelebekler ellerini çenelerinin altına dirseklerini kalbimin üstüne koymuş,rengarenk kanatlarını usul usul çırpıp şu an sırtı bana dönük olan adamın gidişini kirpiklerini hayran hayran kırparak izliyorlardı.
Kendimi silkeleyip kelebekleri elimin tersiyle kalbimin üstünden devirdiğimde onu takip ettim.
Araca bindiğimde o da çalıştırmıştı.
"Üstündekini çıkar güzelim onun kanı durmasın üstünde ceketimi giy."
Karargahın çıkış kapısından gözlerimi çekip kıyafetime indirdiğimde beyaz olan kapşonümün bulandığı kan midemi bir anda çalkaladı.
Burnuma elimi bastırdığımda boğazımı temizledim.Kapşönün fermuarını aşağı indirdim.
Elim arka koltuğa attığı ceketine dokunduğunda kaşlarımı indirip yüzüne baktım.
"Sen neden sürekli kıyafetlerini bana her gün başka bir bahaneyle giydirip ertesi günü kendin giyorsun ?"
Üst dudağı yukarı katlandı. "İstersen giyme yavrum ben manzaramdan memnunum." Gözlerim yeşillerini takip edip göğsüme indiğinde fermuarı açtığım için sadece bordo içliğimle kalmıştım ve iki koltuğun arasında eğik durduğum için herşey şu an daha dikkat çekiciydi.Yanaklarım südyenin rengine döndüğünde ceketi hızla alıp koltuğa geri yaslandım.Kulağımın üstünündeki saç derisini parmağımla kaşıdım.
Geniş ve sakin olan orman yolunu daha önce hiç görmemiş gibi inceledim.Eve az kalmıştı çünkü havyan gibi sürüyordu ve ben yüzüne bakamıyordum.
Son sürat giden aracın direksiyonun aniden kırılmasıyla göğsümde hissettiğim o ağırlık,yerçekiminin sınırlarını zorlayan bir sarsıntıya dönüştü.Tam o anda,savrulmanın keskin sınırında,bedenim irademden bağımsızca ileri doğru hamle yaparken,bir elin sıcaklığı ensemde yankılandı.
Parmakları tenime değdiğinde zaman büküldü; saniyeler sonsuzluğa uzandı. Beni kendine çekişi, korkunun damarlarımda yankılanan ritmini durdurdu.Attığım çığlık onun can alıcı dudaklarında patladı,kelimeler biçimsiz birer ses kırıntısına dönüşüp kayboldu nefesinde.
Hızın içinde bir dinginlik vardı.Aracın yan yan kayışı, lastiklerin yaptığı drift yüzünden zemini tırmalayan sesi, metalin gövdeyi zorlayan inlemeleri... Tüm bunlar fon müziği gibi geride kalmıştı. Öpücüğünde, adrenalinle karışık bir sahipleniş, kaosun ortasında yaratılan bir güven hissi vardı. Durmadan savrulan araçta,dudaklarının dokunuşuyla sabitlenmiştim.
Aracın tavan ışıkları yanıp sönüyor, kırmızı ve sarı renkler iç mekânda alarmla titreşiyordu.Gözlerimi araladığımda,yüzünün gölgeler arasında beliren keskin hatlarını seçtim.Koyu yeşilin en güzel tonunu taşıyan gözlerinde büyük bir kuvvet gizliydi.Parmakları saç diplerime kadar yayılan sıcak bir titreşim gönderdi.Bir elinin hâlâ ensemde ve nefesinin dudaklarımda oluşu,korkunun soğukluğunu kıran iki yegâne şeydi.
Dışarıda dünya yan yatmış,gökyüzüyle asfalt yer değiştirmişti.Camdan sıyrılıp geçen ışık huzmeleri,sanki başka bir boyuta açılan yarıklar gibiydi.Ama onun kollarında,her şey sabitti.Zamanın ve mekânın tüm kırılganlığına rağmen, dudaklarının arasındaki o an,evrenin merkezine daldım.Dudaklarımı dudaklarının arasında büyük bir açlıkla sömürmesi ona yetmemişti ki dili ağzımın içine hunharca daldı.
Aracın kontrollüce yan yan kayışı, lastiklerin asfalta bıraktığı izlerle birlikte yavaş yavaş sona erdi.Zemini tırmalayan o tiz ses,yerini ağır ve boğuk bir sessizliğe bıraktı.Tekerlekler, son bir nefes gibi inleyerek durdu.Metalin gerginliği, aracın içinde gerilmiş bir telin kopuşunu andıran ince bir titreme yarattı.
Nefes alıp verişlerimiz,küçük ve kapalı alanda birbirine karışıyor,sıcak bir buğu oluşturuyordu. Ellerim koltuğun kenarlarına yapışmaktan terlemişti. parmaklarımın arasındaki kumaşın dokusu,o bu deliliği yapmadan hemen önce gerçekliğe tutunduğum ama tutunduğumu unuttuğum ipti.
Eli ise hâlâ ensemdeydi.Parmakları yavaşça saçlarımın arasında gezindi, sanki kırılgan bir şey tutuyormuş gibi nazikti.Beni kendine doğru çektiğinde, direnmeyi unuttuğumu fark ettim.Başım yavaşça eğildi,alnım onun alnına yaslandı.İkimizin de nefesleri aynı ritimde,aynı sıcaklıkta yüzlerimize çarparak buluştu.
Gözlerimi kapattım.Göz kapaklarımın ardında hâlâ hızla kayan dünyayı görüyordum ama burada,onun alnına yaslanmışken, her şey durulmuştu. Teninde hissettiğim o sıcaklık,kaosun ardından gelen huzuru getirdi. Alnıma değen alnı, sessiz bir anlaşma gibiydi; sözlere gerek kalmadan, korkuların ve teslimiyetin iç içe geçtiği bir noktadaydı.
Parmakları saç diplerimde yavaşça gezindiğinde,kalp atışlarımın temposu onunkiyle senkronize oldu. Zaman, arabanın içindeki bu küçük dünyada yeniden inşa ediliyordu. Dışarıda rüzgar,camların kenarında hışırdıyor; ama içeride, onunla kurduğum o bağ, tüm sesleri susturuyordu.
Birbirimizin nefesini paylaştığımız o an, evrenin merkezine dönüşmüştü. Gözlerimi araladığımda,onun bakışlarında gördüğüm şey, hem fırtınanın kalbi hem de dinginliğin ta kendisiydi.Direksiyondan kaldırdığı elininin parmakları yanaklarımı okşadığında yutkundum.
"Herşeyi kontrol edebilirim ama sen....sen benin tüm duvarlarımı yıkan tehlikeli bir istisnasın "
Burnunu burnuma sürttüğünde nefesimi unuttum.
"Şimdi " dudaklarını dudaklarımın biraz üstüne usulca bastırıp geri çekildiğinde gözlerinin baktığı tek yer göğüslerimdi.
"Ayaklarının dibine düşen ceketimi giy çünkü giymez bana bırakırsan,ben bu koltuğu bir kez daha kırmadan sana onu giydirmem."
Sözleri,bir tehdit gibi gelse de içimdeki her parçayı cezbediyordu.Sesindeki soğuklukla karışmış gizli arzu,tenime ince ince işleyen bir ateş gibiydi.
Titreyen ellerimi bacaklarıma bastırdım,derimin altındaki nabız atışlarını susturmaya çalıştım.Ancak ne kaslarım ne de aklım bana itaat ediyordu.Kontrolümü ele geçirmek isterken,tam tersi oluyordu; her saniye daha da dağılıyordum.Bu adam herşeyimi temelinden sarsıyordu.
Gözlerim ona kayarken, hareketleri kusursuz bir soğukkanlılıkla şekilleniyordu.Bir anda geri çekildi,o kısa mesafe bile içime bir boşluk gibi doldu.Kontağı çevirdiğinde motor yeniden homurdandı,arabanın gövdesi hafifçe sarsıldı.
Kalbim,ritmini tamamen yitirmiş gibiydi.Araba harekete geçerken, koltuğun kenarlarını avuçlarımda ezdiğimi fark ettim.Onun direksiyonu tek elinin avuç içiyle tam tur çevirip aracı döndürmesiyle gözlerimi bir an bile kırpmadan,o anın içinde tüm varlığımla kayboldum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 31.87k Okunma |
2.99k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |