75. Bölüm

75. Bölüm

Kyula
kyulaseng

Onun kolunu omzuma attım. Kendi ağırlığının iki katını taşıyormuş gibi hissetsem de o an dünyanın en güçlü kadınıydım. Bodrumun arka çıkışına, özgürlüğe açılan o soğuk merdivenlere yöneldik. Dışarı çıktığımızda sabahın ilk, gri ışıkları yüzümüze vurdu.

 

Ciğerlerime çektiğim o soğuk hava, İsmail’in boynumdaki sıcak nefesiyle birleşti.Başardık İsmail," dedim gülümseyerek. "Kurtulduk."

İsmail durdu. Zorlukla gülümsedi, kanlı elini yanağıma koydu.

 

Sana... demiştim... seni... karanlığa yakıştıramadım... diye...

 

Tam o sırada, arkamızdan gelen o uğursuz sesi duyduk.

 

Sizi bırakacağımı mı sandınız?

Arkama döndüğümde Yusuf elinde silahla kapı eşiğinde duruyordu. Gözleri tamamen kararmıştı, bir delinin bakışları vardı üzerinde. Silahı bana doğrulttu. Madem benimle gelmiyorsun Fatma, kimseyle gitmeyeceksin!

 

Hayır! diye bağırdım.

Her şey bir saniyeden daha kısa bir sürede oldu. Yusuf tetiğe bastı. O kulakları sağır eden patlama sesi boş arazide yankılandı. Gözlerimi sımsıkı kapattım, ölümü bekledim. Ama beklediğim acı gelmedi.

 

İsmail'in sarsıldığını hissettim.

İsmail, son bir güçle kendini benim önüme atmıştı. Vücudu geriye doğru savruldu. Dizlerinin üzerine düştüğünde, gömleğinin sırtında büyüyen o koyu kırmızılığı gördüm.

 

İSMAİL!

 

Çığlığım gökyüzünü yardı. Dizlerimin üzerine çöküp onu kucağıma aldım. Ellerim sırtındaki o korkunç sıcaklığa değdiğinde her şey durdu. Yusuf’un polislere yakalandığını, siren seslerini, bağırışları duymuyordum. Sadece İsmail’in yüzüne bakıyordum.

 

Bak bana, dedim hıçkırarak. Bak bana birtanem, şaka yapıyorsun değil mi? Hadi bana tekrardan kız bağır çağır hadi

 

İsmail’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü, kanlı dudakları son bir kez aralandı. Söz... vermiştim... sana... kimse... zarar... veremez... diye...

 

Hayır, hayır! dedim başımı göğsüne yaslayarak. Ölemezsin! Biz daha evlenecektik, çocuğumuz olucaktı İsmail, bırakma beni!

 

Bakışları yavaşça donuklaştı. O meşhur, serseri gülüşü son bir kez yüzünde belirdi ama bu sefer yarım kaldı. Nefesi ellerimin arasında usulca tükendi.

 

Başımı göğsüne gömdüm, o hiçbir zaman enkaz olmaz dediğim adam, benim kucağımda sessizliğe büründü.

 

O sabah güneş, hayatımın en güzel sabahına doğması gerekirken, ruhumun en derin karanlığına doğdu. Artık ne duvarlar vardı aramızda, ne de ipler...

 

Ambulansın o keskin, kulak tırmalayan sireni uzaklardan gelip tam yanımızda durana kadar, dünya benim için sessiz bir sinema şeridi gibiydi.

 

Gökyüzü ağarıyordu ama benim içimdeki zifiri karanlık dağılmıyordu. Dalgın dalgın ellerime baktım... Parmaklarımın arasına sızan, kurumaya yüz tutmuş o sıcaklık benim canımdı. İsmail’in kanıydı.

 

Beyaz önlüklü birileri etrafımızı sardı. Beni ondan ayırmaya çalıştıklarında, sanki ruhumu bedenimden söküyorlarmış gibi hissettim.

 

Bırakmayın onu! diye fısıldayabildim sadece. Sesim bir hıçkırığın içinde boğulmuştu.

 

Onu sedyenin üzerine aldılar...O sedyede ne kadar savunmasız göründüğünü izledim. Kolları yanlara düşmüştü, o her zaman dünyayı sırtlanabileceğine inandığım geniş omuzları şimdi cansız bir yük gibiydi. Göğsüne o cihazları bağlarken, sağlık görevlilerinden birinin Nabız çok zayıf, hemen girmemiz lazım! dediğini duydum.

 

Yaşıyor mu? diye bağırdım birden, yerimden fırlayarak. Yaşıyor deyin ne olur!

 

Cevap vermediler. Sadece hızla ambulansın kapılarını kapattılar. Ben de bir robot gibi, sanki ayaklarım yere basmıyormuş gibi o ambulanstan içeri süzüldüm. Köşede bir yere büzüldüm. İçerideki o keskin ilaç kokusu, bodrumdaki rutubet kokusundan bin kat daha fazla canımı yaktı.

 

İsmail’in yüzü balmumu gibi solgunlaşmıştı. Maskenin altındaki nefesi camı zar zor buğulandırıyordu. Elini tuttum... O her zaman sıcak olan, ellerimi güvenle saran eli şimdi buz gibiydi.

 

İsmail, dedim ağlayarak. Bak, bitti. Kaçtık oradan. Şimdi hastaneye gidiyoruz. Lütfen... Lütfen beni o duvarın arkasında bırakıp gitme. Sen söz vermiştin, güneş her sabah burnumun ucunu gıçıkladığında orada olacaktın...

 

Ambulans sarsılarak ilerlerken dışarıdaki dünya akıp gidiyordu. İnsanlar işlerine gidiyor, çocuklar okul yollarına düşüyordu ama benim zamanım o daracık kabinde, bir kalp monitörünün düz çizgisine dönüşme ihtimaliyle donup kalmıştı.

 

Hastaneye vardığımızda her şey bir karmaşadan ibaretti. Sedyeyi hızla indirdiler. Acil! Ateşli silah yaralanması, çok kan kaybı var! diye bağırışlar koridorlarda yankılandı.

 

Ameliyathanenin o soğuk, gri kapılarına kadar koştum peşinden.Ama o kapılar kapandı.Yüzüme kapanan o metal kapı, az önceki beton duvardan daha ağırdı. Sırtımı o soğuk kapıya yasladım ve yere çöktüm. Ellerimdeki kan lekeleri pantolonuma bulaştı. Gözlerimi kapattığımda hâlâ o sesi duyuyordum

"Seni bu karanlığa yakıştıramadım..."

 

Ben de seni toprağa yakıştıramam İsmail," diye hıçkırdım sessiz koridorda. Kalk o sedyeden... Ne olur kalk.

 

Zaman durmuştu. Koridorun diğer ucundan Mehmet ve bizimkilerin koşarak geldiğini gördüm. Alya’nın çığlığını, annemin hıçkırıklarını duydum.

 

Ama ben sadece o kapının üzerindeki kırmızı ışığa bakıyordum. O ışık sönerse, benim dünyamın güneşi bir daha hiç doğmayacaktı.

 

Annem yanıma gelip teselli etmeye çalıştı... Kızım zamanı mı bilmiyorum ama baban tamam dedi. İsmail gelip seni isteyebilir.

 

Annemin yüzüne baktım ve ağlamaya başladım... Anne İsmail ölürse ben yaşayamam.

 

Öyle bir şey olmicak kızım... Oğlum buradan sağlam sağlıklı şekilde çıkacak ben inanıyorum... O herşeyin üstünden geldi bununda üstünden gelicek.

 

Umarım annem...

 

Annem bana sarılırken aklıma İsmail geldi...

 

Keşke şu anda bana sarılan kişi İsmail olsaydı...

 

Bana sarılığı zamanları düşündüm...

 

Anneme sarılırken içimde o huzur yoktu...

 

Merak etme kızım hiç bişey olmicak...

 

Annemin kollarında ağlarken Mehmet yanımıza yaklaştı bende ayağa kalkıp yakasına yapıştım

 

Lan sen nasıl arkadaşsın! Herşey senin yüzünden oldu neden İlker'in yanına götürdün onu neden bizi ayırdın!

 

Y-yenge ben bilmiyordum...

 

Bilmiyordum değil bilecektin! Sen iyi bir arkadaş değilsin Mehmet! Gözünün önünde dövdüler sen ne yaptın hiç bişey yapmadın! Neden yapmadın neden kurtarmadın onu...

 

Yenge yemin ederim bilmiyordum...

 

Daha sert sıktım ve bağırarak konuştum

 

İlker denen şerefsiz kim? Yusuf'un adamı mı lan ne oluyor hıh söyle bana anlat herşeyi deli etme beni!

 

Yenge tek bildiğim şey İlker senin üzerine plan yapan adam...

 

Yusuf'un adamı... Allah kahretsin! Herşey plandı! İlker bilerek beni seçti. İsmail bana gerçek aşık olunca planları bozuldu,gerçek aşık olduğum adamla beni vurmaya çalıştı...

 

Elimi geri çektim ve yere yığıldım. Ellerimle yüzümü kapatıp ağlamaya başladım Alya yanıma gelip bana sıkıca sarıldı

 

Ağlama.! Ağlama Fatma bak bişey olmicak....

 

Mehmet omzuma dokundu

 

Kurtulacak yenge... Ağlama lütfen.

 

Bana son olarak... Söz vermiştim sana kimse zarar veremez diye, demişti... Hayır... Rüya dimi bu rüya bak rüyaysa uyandırın beni ben artık acı çekmekten yoruldum...

 

Gerçek maalesef Fatma...

 

Ama neden Alya.. Evlenecektik biz çocuğumuz olucaktı İsmail baba olucaktı ben anne olucaktım mutlu olucaktık... Neden hep acı çekiyoruz biz neden mutlu olamıyoruz neden mutlu olamıyorum...

 

Olucaksınız... Bak bazı güzel şeyler yaşanmadan önce bir acı gelirmiş sonra o güzellik gelirmiş... Benim annem ve babam ben Mehmet'le evlenmeyi düşündüğüm zaman beni terk etti sonra ikiside öldü. Onların ölmesine üzülmedim çünkü onlar canımı çok yaktı ben o yaralarımı Mehmet'le birlikte sardım...

 

Benim yaralarını saracağım bir İsmail'im yok...

 

Ama şu anda yok... Kurtulursa belki

 

Sözünü kestim

 

Belkide bir daha hiç olmicak...

 

Öyle olmicak Fatma.... Ben inanıyorum İsmail kurtulacak

 

Biz konuşurken doktor çıktı hemen ayağa kalkıp ameliyat kapısına yaklaştım...

 

Bölüm : 10.05.2026 20:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...