80. Bölüm

80. Bölüm

Kyula
kyulaseng

Otobüsler ormanın derinliklerinde, sarsıla sarsıla ilerleyen toprak yola girdiğinde güneş çoktan ağaçların arkasına saklanmıştı. Dışarısı zifiri karanlıktı ve sadece otobüsün farları, devasa çam ağaçlarının gövdelerini aydınlatıyordu.

 

Nihayet durduğumuzda, kapılar tıslayarak açıldı. Nemli toprak ve taze çam kokusu ciğerlerime doldu ama bu ferahlık bile içimdeki yangını söndürmeye yetmedi. İsmail otobüsten iner inmez yanımda bitti. Bakışları hemen arkamdaki İlker ve Kerem’in üzerindeydi.

 

"Valizini ben taşıyacağım," dedi İsmail, itiraz istemeyen bir sesle.

 

"İsmail, kendi grubunla gitmen gerekiyor, hoca bakıyor," diye fısıldadım.

"Hoca canımı mı alacak? Şunların bakışlarını görmüyor musun?" dedi, çenesi seğirerek. O sırada Derin, İsmail’in koluna dokundu. "İsmail, bizim bungalovun anahtarı sendedir herhalde? Hadi, çok üşüdük."

 

İsmail elini hızla geri çekti, sanki bir böcek değmiş gibi. Derin’e bakmadan valizimi kaptı ve bizim 4 numaralı bungalova doğru yürümeye başladı. İlker ve Kerem ise elleri ceplerinde, sinsi bir sessizlikle arkamızdan geliyordu.

 

Bungalovun kapısını açtığımızda içeriye sinmiş olan o rutubetli ama odunsu koku bizi karşıladı. Ortada küçük bir şömine, iki yanında ikişerli ranzalar vardı. Mehmet hemen kapının yanındaki alt ranzaya çantasını attı. "Fatma, sen üsttekine geç. Ben tam altındayım. Kimse seni rahatsız edemez," dedi İlker’e ters bir bakış atarak.

 

İsmail valizimi bıraktı, odanın her köşesini, pencerelerin kilitlerini tek tek kontrol etti. O kadar gergindi ki, damarlarının şiştiğini görebiliyordum.

"Benim gitmem lazım," dedi İsmail kapının önünde durup. Ellerimi tuttu, avuç içlerimi öptü. "Mehmet, sana emanet. Bir şey olursa, bir tıkırtı duyarsan bile hemen arıyorsun, tamam mı?"

 

"Tamam tamam, merak etme," dedi Mehmet.

 

İsmail kapıdan çıkarken Kerem’le omuz omuza çarpıştı. Bilerek yapıldığı o kadar belliydi ki... Kerem hafifçe sırıttı, İsmail ise duraksadı, Kerem’in kulağına bir şeyler fısıldadı. Kerem’in o arsız gülüşü bir anlığına dondu. İsmail arkasına bakmadan karanlığın içinde kendi bungalovuna doğru gözden kayboldu.

 

Geç saatlerde, Mehmet dışarıda Alya ile telefonda kavga ediyordu. "Tahir’le neden o kadar yakın oturdun Alya? Ateşin başında ne konuştunuz?" sesleri içeri kadar geliyordu. İlker ve Kerem ise şöminenin başında içkilerini yudumluyorlardı.

 

Ben ranzamın üst katında, battaniyeye sarılmış, telefonumdan İsmail’e mesaj atıyordum.

 

Neva ve Derin ne yapıyor? Rahat mısın orada

 

Derin sürekli 'Korkuyorum, İsmail yanımızda kalsana' diye mızmızlanıyor. Ben kapının önünde, balkondaki sandalyede oturuyorum. Girmem o odaya."

 

Tam cevap yazacakken şöminenin başından bir ses yükseldi.

 

Eee Fatma... İsmail her zaman yanında olamaz, biliyorsun değil mi? Bu İlker’di. Elindeki kadehi bana doğru kaldırdı.

 

"Böyle bir ortamda, bu karanlıkta insan bazen en yakınındakine bile ulaşamaz."

 

"İlker, işine bak," dedim soğuk bir sesle.

Kerem o meşhur çakısını çıkardı, yine o dal parçasını yontmaya başladı.

 

"İsmail’in o korumacı halleri... Sanki bir şeylerden korkuyor gibi. Acaba o bodrumda yaşadıklarından sonra mı böyle oldu? Travmatik bir durum tabii."

 

Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. İsmail’in en hassas noktasını, o karanlık anılarını diline dolaması kanımı dondurmuştu. "Senin o ağzını toplaman için İsmail’e gerek yok Kerem, ben de yapabilirim," dedim yatağımdan dikilerek.

 

O sırada kapı hızla açıldı, Mehmet içeri girdi. "Ne oluyor burada?" dedi gürleyerek. İlker omuz silkti, Kerem ise sustu.

 

Gece saat üç sularıydı. Orman tamamen sessizliğe bürünmüştü. Mehmet’in düzenli horlama sesini duyabiliyordum. Tam gözlerim kapanmak üzereydi ki, balkon kapısının tıkırdadığını duydum.

Biri kapıyı dışarıdan zorluyordu.

Nefesimi tuttum. Mehmet’i uyandırmak için hamle yapacakken kapı ince bir gıcırtıyla açıldı. Gelenin Kerem olduğunu sandım ama karanlığın içinden süzülen silüet çok daha tanıdıktı.

 

Şşşt, benim.

 

Bu İsmail’di! Üstü başı ıslanmıştı, muhtemelen yağmur başlamıştı. Hemen ranzadan aşağı atladım. "İsmail? Senin ne işin var burada? Bir şey mi oldu?"

Beni sıkıca kendine çekti, kokumu içine çekti.

 

Uyuyamadım. O kızların olduğu odada kalmaktansa, senin balkonunda sabahlarım daha iyi dedim. Balkon kapısını tam kilitlememişsin, kalbim duracaktı!

 

"İsmail, hoca görürse mahvoluruz," dedim fısıltıyla ama bırakmasını da istemiyordum.

 

"Görmez. Derin uyurken Neva’nın yanına sızmaya çalıştı, odada tam bir kaos var. Ben de arka pencereden kaçtım," dedi kısık bir sesle gülerek. Ama sonra ciddileşti, bakışları karşı ranzada uyuyan Kerem’e kaydı. "Sana bir şey dediler mi? Rahatsız ettiler mi?"

 

"Sadece boş konuştular," dedim.

İsmail, ceketini çıkarıp omuzlarıma koydu. "Ben gitmiyorum. Sabaha kadar buradayım, balkonun o kuytu köşesinde bekleyeceğim. Sen uyu. Ben varken kimse o balkondan içeri adım atamaz."

O gece, dışarıda fırtına koparken, İsmail’in hemen kapımın arkasında, yağmurun altında.

 

Biz birbirinden ayrılsak da, bu karanlık orman bizi birbirimize daha çok kenetliyordu...

 

İsmail, şafağın sökmesine az bir zaman kala, alnıma derin ve sakinleştirici bir öpücük kondurup balkondan karanlığın içine süzüldü. Islak ceketinin kokusu hala üzerimdeydi. Onun gidişini izlerken kalbimdeki o sızıyla tekrar yatağıma tırmandım.

 

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte dışarıdan gelen tiz bir çığlık ve ardından yükselen tartışma sesleriyle sıçrayarak uyandım.

 

İsmail nerede diyorum size! Çıldıracağım, bütün gece yatağına girmemiş!

 

Bu Neva’nın sesiydi. Hızla yataktan kalkıp hırkama sarıldım ve balkon kapısını araladım. Bizim bungalovun hemen önünde Neva, Derin ve Ece üçlüsü toplanmış, Mehmet’in üzerine yürüyorlardı. Mehmet ise uykulu gözlerle, ellerini ceplerine sokmuş, "Bana ne soruyorsunuz kızım, bekçisi miyim ben adamın?" diye homurdanıyordu.

 

Aşağı indiğimde Derin’in gözleri üzerime dikildi. "Fatma, senin bir ilgin var mı bu durumla?" dedi zehirli bir ses tonuyla. "İsmail gece odadan çıktı ve bir daha dönmedi. Hocaya haber verirsek başı yanar, biliyorsun değil mi?"

 

"Bana bak Derin," dedim, ona doğru bir adım atarak. "İsmail koca adam. Nerede olduğunun hesabını bana değil, kendisine sorarsın. Tabii cesaretin varsa."

 

Tam o sırada, kampın diğer ucundan İsmail göründü. Üzerinde başka bir tişört vardı ama saçları hala hafif nemliydi. Sanki az önce gölden geliyormuş gibi rahat bir tavırla yanımıza yaklaştı.

 

"Ne bu gürültü?" dedi soğukkanlılıkla.

Neva hemen atıldı. "İsmail! Neredeydin sen? Gece boyu yatağın boştu, çok korktuk!"

 

"Ormanda yürüyüşe çıktım Neva. Daraldım o rutubetli odada. Sizi ilgilendiren bir durum yok." Sonra gözleri bana kaydı. O an sadece ikimizin bildiği o gizli gece, bakışlarımızda çarpıştı. "Fatma, iyi misin?" diye sordu, sesi bir anda yumuşayarak.

 

İyiyim...

 

Kahvaltı için ana binaya geçtiğimizde ortam iyice gerilmişti. Bizim tayfa büyük bir masaya toplanmıştı ama herkesin arasında görünmez duvarlar vardı. Alya, Mehmet’e hala ters ters bakıyordu,belli ki gece telefondaki Fatih kavgası sonlanmamıştı.

 

"Mehmet, tabağına bak, bana değil," dedi Alya sertçe. "Fatih sadece şaka yaptı, senin bu mağara adamı hallerin beni yoruyor artık."

 

Poyraz ise Simay’ın yanındaki boşluğa Akın’ın oturmaması için çantasını, montunu, hatta elindeki portakal suyunu bile koymuştu. Simay ise "Poyraz, çocuk ayakta kaldı, eşyalarını çeker misin?" diye fısıldıyordu.

 

Tam o sırada İlker ve Kerem masamıza yaklaştı. İlker, tam karşıma geçip oturdu ve o iğrenç sırıtışıyla İsmail’e baktı.

 

İsmail... Gece yürüyüşleri tehlikelidir kardeşim. Hele ki yağmurlu havalarda... İnsan ıslanır, üşütür. Ama tabii, bazen o sıcaklık için her şeye değer, değil mi?

 

İsmail elindeki çatalı öyle bir sıktı ki, metalin büküleceğinden korktum. "İlker," dedi İsmail, sesi derinden gelen bir gök gürültüsü gibiydi. "Bazı insanlar sadece yürür, bazıları ise iz sürer. Sen sadece yürü, benim izime denk gelirsen sonuçlarına katlanamazsın."

 

Öğleden sonra hoca herkesi göl kenarındaki aktivite için topladı. Kanolara binecektik. Gruplar yine bungalov arkadaşlarıyla olacaktı. Bu, benim İlker ve Kerem ile aynı kanoya binmem demekti.

 

"Hocam, ben Fatma ile bineceğim," dedi İsmail, hocanın yanına giderek.

 

"İsmail, kuralları söyledim. Disiplinlerarası kaynaşma!" dedi hoca kestirip atarak.

 

Kanonun içine bindiğimde önümde Kerem, arkamda İlker vardı. Mehmet ise başka bir kanoda Alya’yı izlemekle meşguldü. Gölün ortasına geldiğimizde, kıyıdan oldukça uzaklaşmıştık.

 

"Biliyor musun Fatma," dedi Kerem, küreği yavaşlatarak. "İsmail’in o gece balkonda beklediğini hepimiz biliyorduk. Mehmet uyuyor numarası yapıyordu ama biz İlker’le izledik sizi."

 

Dizlerim titremeye başladı. "Ne saçmalıyorsun sen?"

 

İlker arkadan eğilip saçımın bir teline dokundu.

 

"Diyoruz ki... İsmail seni koruduğunu sanıyor ama o sadece kendini kandırıyor. Sen bu gece bizimlesin burada bu kanoda bizimle kalıcaksın.

 

O an gölün ortasında, iki canavarın arasında kaldığımı hissettim...

 

İlker kanoyu hafifçe salladı.

 

Bakalım kahramanın seni bu derin sulardan da kurtarabilecek mi?

 

O an kanonun dengesi bozuldu ve buz gibi suyun içine düşeceğimi hissetim...

 

Tam düşerken İlker sanki beni kurtarıyor gibi tutup kendine çekti.

 

İyi misin...

 

Tüm sınıf bize baktı İsmail uzaklarda beni görmeye çalışıyordu ne olduğunu anlamaya çalışıyordu...

 

Beni suya atıcakken neden kurtardın? Bide kahraman gibi davranıp iyimisin diyorsun! İyi değilim bırakın beni-

 

Bu kız çok konuşkan çıktı ya İsmail nasıl dayanıyor buna

 

İsmail dayanabilir ama ben dayanamıyorum zaten

susmazsa biraz uzaklaşır suya atarız bunu.

 

Duyduklarım karışısında vücudum istemsizce gerildi.

 

Ne... 

 

İşte böyle susarsın...

 

Bölüm : 12.05.2026 20:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...