100. Bölüm

100. Bölüm

Kyula
kyulaseng

İsmail’in kucağından adeta bir yay gibi fırladığımda, içimdeki o çocuksu heyecan tüm bedenimi sarmıştı. Bir elimle erik kasesini sıkı sıkı tutarken, diğer elimle İsmail’in bileğini kavramış, onu merdivenlere doğru çekiştiriyordum. İsmail benim bu sabırsız, telaşlı halime mutfakta yankılanan o erkeksi kahkahasıyla karşılık verdi.

 

"Yavaş ol be güzelim, düşeceksin! Kızımızı da kendin gibi aceleci yapacaksın," diyerek tezgahın üzerindeki çizim defterimi ve kurşun kalemlerimi kaptığı gibi arkamdan koştu.

 

Yukarıdaki odaya, yani gelecekte kızımızın kahkahalarıyla dolacak olan o odaya geri döndüğümüzde, içerideki hava dünkü o yakıcı tutkunun ardından şimdi bambaşka bir büyüyle bezeliydi. Yerdeki devasa tuval bezinin üzerindeki boyalar tamamen kurumuş, kırmızı, mavi, sarı ve yeşilin o çılgın dansı sertleşerek kalıcı bir şahesere dönüşmüştü. Odayı hala hafif bir akrilik kokusu kaplıyordu ama bu koku artık bize yabancı değil, adeta aşkımızın imzası gibi geliyordu.

 

İsmail defteri masanın üzerine bıraktı, arkama geçip belime sarıldı ve çenesini omzuma yasladı. Gözleri yerdeki o devasa soyut tablodaydı. "Bunu tam karşı duvara asacağız," diye fısıldadı kulağıma doğru. "Kızımız gözlerini her açtığında annesiyle babasının birbirine nasıl delice aşık olduğunu görerek büyüyecek."

 

"Ve ne kadar çılgın mimarlar olduğunu da..." diyerek kıkırdadım, elimdeki tuzlu erikten bir ısırık daha alırken.

 

Hemen masanın başına geçtik. İsmail eline kurşun kalemi aldı, ben defterin sayfalarını açtım. İki mimar baş başa verdiğinde ortaya çıkan o profesyonel enerji anında odayı kapladı. "Bak şimdi," dedim, parmağımla odanın en çok ışık alan köşesini göstererek. "Beşik kesinlikle burada olmalı. Sabah güneşi doğrudan yüzüne vurmamalı ama oda her zaman aydınlık kalmalı. Ben buraya kendi ellerimle tasarladığım, moda tasarımı hayallerimden kalan o minik, tüllü cibinlikleri dikeceğim."

 

"Ben de beşiğini masif ahşaptan, tamamen organik boyalarla bizzat çizeceğim ve marangoza yaptıracağım," dedi İsmail, gözlerinde bir babanın o ilk gururlu parıltısıyla. Deftere odanın kaba bir rölövesini çıkarıp mobilya yerleşimlerini (tefrişlerini) çizmeye başladı. Onun elinde mimari kalemi görmek içimi bambaşka bir hayranlıkla doldurdu. Saatlerin nasıl geçtiğini, erik kasesinin ne zaman boşaldığını bile anlamamıştık. Çizimlerin, ölçülerin ve hayallerin arasında kaybolmuşken, masanın üzerindeki telefonumun delice titremesiyle ikimiz de irkilerek kendimize geldik.

 

Ekranda "Alya" yazısını gördüğümde hemen yeşil tuşu kaydırdım. Telefonu açar açmaz Alya’nın o enerjik, neşeli sesi odanın içinde yankılandı.

 

"Aşkım neredesiniz siz sabahtan beri? Mehmet’le kahvaltıdan beri plan yapıyoruz, Poyraz’la Yasemin’i de kafaladık! Bugün hava efsane, tam dışarı çıkmalık. Akşama doğru hep beraber lunaparka gidiyoruz, itiraz istemiyorum. 6’lı date yapıyoruz bugün, hadi dökülün sokağa!"

 

İsmail’e baktım, gözlerini muzipçe kırparak "Hadi gidelim, kızıma da değişiklik olur, hem biraz hava alırsın," diye fısıldadı.

 

"Tamam Alya’cım, geliyoruz! Konum atın, bir saate oradayız," diyerek telefonu kapattım.

 

Üzerimize rahat, tam bir yaz gününe uygun bir şeyler geçirdikten sonra evden çıktık. Lunaparkın o devasa dönme dolabının uzaktan göründüğü meydana geldiğimizde, bizim ekibi çoktan kapıda beklerken bulduk.

 

Alya, her zamanki gibi kıpır kıpır, yerinde duramayarak Mehmet’in koluna girmiş, bir şeyler anlatıyordu. Mehmet ise ona o bildiğim, adeta dünyadaki tek kadın Alya’ymış gibi bakan aşk dolu gözleriyle gülümsüyordu. Azıcık arkalarında ise Poyraz ve Yasemin duruyordu. Poyraz, Yasemin’in elini sıkı sıkı tutmuş, kulağına doğru bir şeyler fısıldayarak onu utandırmaya çalışıyordu, çünkü Yasemin’in yanakları çoktan pembeleşmişti, o tatlı, çekingen haliyle Poyraz’ın omzuna hafifçe vurduğunu gördüm.

 

"Sonunda gelebildiniz koca göbekli anne ve dahi mimar baba!" diye bağırdı Alya, bana doğru koşup dikkatlice sarılırken.

 

"Kızımız nasıl bugün? Annesini çok yordu mu?"

 

"Yok," dedim gülerek, İsmail’in elini daha sıkı tutarak. "Bugün babasıyla odayı projelendirdik, keyfi yerinde. Hatta sabah sabah bana bir kase dolusu tuzlu erik yedirdi."

 

Mehmet, İsmail’in omzuna vurup erkeksi bir selamlaşmayla, "Geçmiş olsun kardeşim, aşerme günleri başladıysa yandın. Gece yarıları karpuz aramaya hazır ol," diyerek güldü.

 

Poyraz, o her zamanki havalı ve korumacı tavrıyla Yasemin’i öne doğru çekerek, "Biz de bugün Yasemin’le küçük bir sahil yürüyüşü yaptık ama bu lunapark fikri tamamen Alya’nın çılgınlığı," dedi. Yasemin bana doğru yaklaşıp elimi tuttu, "Hoş geldiniz Fatma abla, seni çok iyi gördüm, hamilelik sana inanılmaz bir güzellik katmış," dedi o naif sesiyle.

 

"Teşekkür ederim güzelim, asıl siz ikiniz ne kadar tatlı olmuşsunuz öyle, gözümden kaçmadı," diyerek Poyraz’la ikisine takıldım. Yasemin hemen gözlerini kaçırıp gülümsedi.

 

Biletlerimizi alıp içeri girdiğimiz an, çocukluğumuzun o büyülü dünyasına adım atmış gibiydik. Havada patlamış mısır ve elma şekeri kokusu, etrafta çığlıklar, binaların boyunu aşan devasa oyuncakların ışıkları...

 

"İlk önce nereye biniyoruz?" diye sordu Mehmet, biletleri havada sallayarak.

Alya anında parmağıyla o gökyüzüne doğru fırlayan devasa "Rangerı gösterdi. "Tabii ki Ranger! Şöyle bir ters dönelim, kendimize gelelim!"

 

"Hop, orada bir dur bakalım," dedi İsmail hemen önüme geçerek korumacı bir tavırla. "Fatma hamile, hayatta bindirmem ona. Siz binin, biz aşağıda bekleriz."

 

"Ya aşkım, ben de binmek istiyordum ama..." diye dudak büzdüm, içimdeki o adrenalin tutkusu kıpırdanarak.

"Olmaz birtanem, riske atamayız. Sen benimle kalıyorsun," diyerek alnımdan öptü İsmail.

 

Poyraz da hemen Yasemin’e döndü, "Sen de binmek istiyor musun Yasemin? Eğer korkarsan zorlama, ben senin yanında kalırım."

 

Yasemin yukarı doğru hızla dönen alete bakıp hafifçe yutkundu, "Ben... Ben aslında biraz korkarım öyle şeylerden. Fatma'yla kalayım en iyisi."

 

Poyraz’ın yüzünde o an öyle rahatlamış, öyle tatlı bir tebessüm belirdi ki... Yasemin’in korktuğunu anlayınca elini bıraktı, onun yerine kolunu omuzlarına atıp kendine doğru çekti. "Tamam o zaman, biz de binmiyoruz. Alya ile Mehmet gitsin, çılgınlar gibi ters dönsünler."

 

Alya ve Mehmet çığlık çığlığa sıraya koşarken, biz dördümüz aşağıda kaldık. Poyraz, hemen köşedeki pamuk şekerciden devasa pembe pamuk şekerler alıp geldi. Birini bana, diğerini Yasemin’e uzattı. "Hamile yengeme ve benim... Benim arkadaşıma tatlı ikramı," dedi gururla.

 

Yasemin pamuk şekeri alırken Poyraz’ın gözlerinin içine öyle bir baktı ki, aralarındaki o taze, saf aşkı izlemek içimi eritti. Yasemin pamuk şekerden minik bir parça koparıp Poyraz’ın ağzına uzattı, "Sen de ye," diyerek. Poyraz, Yasemin’in parmaklarını da hafifçe tutarak o parçayı yerken, gözlerini bir an bile ondan ayırmadı.

 

Alya ve Mehmet aletten indiklerinde saç baş dağılmış, gülmekten karınlarına ağrılar girmiş bir halde yanımıza geldiler. "İnanılmazdı!" diye bağırdı Alya, Mehmet’in koluna tutunarak dengede kalmaya çalışırken. "Mehmet bir ara çığlık atacaktı az kalsın!"

 

"Yalan söylüyor, tamamen rüzgardan sesim öyle çıktı," diye savundu kendini Mehmet, hepimizi kahkahaya boğarak.

 

"Madem öyle, şimdi hepimizin binebileceği bir şeye gidelim. Çarpışan arabalar!" dedi İsmail.

 

İşte bu tam bize göreydi. Üç arabaya bölündük. Ben ve İsmail bir arabaya, Alya ve Mehmet diğerine, Poyraz ve Yasemin de üçüncü arabaya geçti. Arabaların direksiyonuna erkekler geçmişti ama yanlarındaki kadınlar tamamen koordinatör gibi bağırıyordu.

"İsmail! Sağdan Mehmet geliyor, vur ona, vur!" diye bağırdım, koltuğumda zıplayarak.

 

İsmail direksiyonu delice kırıp Mehmetlerin arabasına arkadan tam gaz çarptı. "Güm!" diye bir ses yükseldi. Alya arkaya doğru savrulurken "İntikamımız acı olacak mimar bey!" diye çığlık attı.

O sırada Poyraz, arabayı o kadar dikkatli ve yumuşak sürüyordu ki, sırf Yasemin sarsılmasın, korkmasın diye köşe buçaktan kaçmaya çalışıyordu. Mehmet bunu fark edip, "Poyraz! Kaçma, gel buraya!" diyerek onların arabasına doğru sürdü.

 

Poyraz son anda direksiyonu kırıp Yasemin’i korudu ve Mehmet’in boşa çıkmasını sağladı. Yasemin, Poyraz’ın bu korumacı hamlesine karşılık onun koluna sarılıp, "Harikasın Poyraz!" diye bağırdı, yüzünde kocaman, çocuksu bir neşeyle.

 

Çarpışan arabalardan indiğimizde hepimizin nefesi kesilmiş, gülmekten yanaklarımız ağrımıştı. Akşam güneşi yavaş yavaş batıyor, lunaparkın o rengarenk lambaları gecenin karanlığında daha bir belirginleşiyordu.

 

"Kapanışı neyle yapıyoruz?" diye sordu Yasemin, etrafa hayranlıkla bakarak.

"Tabii ki dönme dolap," dedim, karnımın üzerindeki elimi gezdirerek. "Kızıma yukarıdan şehri göstermek istiyorum."

Dönme dolabın o büyük, geniş kabinlerine ikişer ikişer bindik. Her çift kendi kabinine yerleştiğinde, devasa çark yavaşça dönmeye, bizi gökyüzüne doğru taşımaya başladı.

 

Bizim kabinimizde, İsmail arkama geçmiş, kollarını karnımın üzerinde birleştirmişti. Şehrin tüm ışıkları ayaklarımızın altındaydı. "Bak birtanem," diye fısıldadı İsmail, saçlarımı öperek. "Şimdi gökyüzündeyiz. Sadece sen, ben ve kızımız."

 

"İyi ki varsın İsmail," dedim başımı göğsüne yaslayarak. "Dün gece o odada çizdiğimiz resim, bugün bu dostlarımızla geçirdiğimiz bu harika gün... Hayatımın en güzel dönemi."

 

Karşı kabinlere doğru baktığımda, her kabinde bambaşka bir aşk hikayesinin yazıldığını görebiliyordum.

 

Birkaç kabin altımızda Alya ve Mehmet vardı. Alya kabinin camına yapışmış, aşağıyı izleyerek heyecanla bir şeyler anlatıyor, Mehmet ise onun beline sarılmış, şehri değil, sadece Alya’nın o parıldayan yüzünü izliyordu. Onların aşkı dinamik, çılgın ama bir o kadar da sarsılmazdı.

 

Diğer taraftaki kabinde ise Poyraz ve Yasemin oturuyordu. Aralarındaki o tatlı çekingenlik yerini derin bir huzura bırakmıştı. Poyraz, Yasemin’in yüzüne gelen saç tutamını büyük bir şefkatle kulağının arkasına iliştiriyor, ardından eğilip onun yanağına uzun, sıcacık bir öpücük konduruyordu. Yasemin ise başını Poyraz’ın omzuna koymuş, dünyanın en güvenli yerindeymiş gibi gözlerini kapatmıştı.

 

Dönme dolap en tepe noktaya ulaştığında, gökyüzündeki yıldızlar ve şehrin ışıkları birbirine karışmıştı. Tıpkı dün gece İsmail’le bizim tenimizde karışan o mavi ve sarı boyalar gibi... Hayat, tüm zorluklarına ve geçmişin buruk özlemlerine rağmen, doğru insanlarla ve doğru kararlarla tam bir şahesere dönüşüyordu...ben, karnımda o şaheserin en güzel parçasını taşırken, hayatımın sonuna kadar bu anı unutmayacağımı biliyordum...

Bölüm : 09.06.2026 21:44 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...