97. Bölüm

97. Bölüm

Kyula
kyulaseng

İsmail’in kolları arasında, bir yanımda hayatın en büyük mucizesini, karnımdaki o minik canı taşırken, diğer yanımda en yakın arkadaşımın kanlar içinde toprağa süzülüşünü izliyordum.

 

Yasemin! Aç gözlerini! diye bağırıyordu Poyraz. Sesi o kadar çaresiz, o kadar derinden geliyordu ki, az önce mutfakta aralarında filizlenen o gizemli çekim, şimdi yerini tam anlamıyla bir can pazarına bırakmıştı.

 

Hastaneye! Hemen arabaya bindirin! diye bağırdı İsmail.

 

Poyraz, Yasemin’i kucağına aldı. Üstü başı, elleri, her yeri Yasemin’in kanıyla boyanmıştı. Arabanın arka koltuğuna bindirilirken, Yasemin’in solgun dudaklarından hafif bir inilti koptu. Gözleri yarı açık, bana doğru bakmaya çalıştı.

 

Yasemin, buradayım canım, buradayım! diye bağırdım arkasından gitmek isteyerek. Ama İsmail beni sıkıca tuttu.

 

Fatma, sen arabaya biniyorsun ama benimle geliyorsun. Şu an tehlike geçmedi, seni ve... Gözleri bir anlığına karnıma kaydı, sesi titredi, bebeğimizi tek bir saniye bile yanımdan ayırmam.

 

Hastaneye ulaştığımızda koridorlar adeta bir mahşer yerine dönmüştü. Yasemin’i apar topar ameliyathaneye aldılar. Kırmızı Ameliyat ışığı üzerimize bir lanet gibi çökerken, Poyraz dizlerinin üzerine çökmüş, kanlı elleriyle yüzünü kapatmış ağlıyordu. Onu hiç böyle görmemiştim. O sert, umursamaz Poyraz gitmiş, yerine ruhunu kaybetmekten korkan bir adam gelmişti.

 

İsmail bir an bile elimi bırakmıyordu. Oturduğumuz hastane koltuğunda, sol eliyle karnımı hafifçe okşuyor, sağ eliyle de parmaklarımı kenetliyordu. Bakışlarında hala o büyük şokun ve inanılmaz mutluluğun karmaşası vardı.

 

Hala inanamıyorum, diye mırıldandı İsmail, sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya dönüştürerek.

 

Ben... Ben baba mı oluyorum birtanem? İçinde gerçekten bizden bir parça mı var?

 

Evet sevgilim, dedim, gözlerimdeki yaşları silerek gülümsedim.

 

Yasemin... Sırf bu mucize yarım kalmasın, sen bize geri dönebil diye kendini feda etti. O yüzden güçlü olmak zorundayız.

 

Yaşanan bu büyük arbedenin arasında, İsmail’in elimden tutup beni alt kattaki kadın doğum kliniğine indirmesi birkaç dakikamızı aldı.

 

Buradayım, kapının önünde bekliyorum. Tek bir adım bile uzaklaşmam, dedi İsmail, gözlerinde o sarsılmaz koruma içgüdüsüyle.

 

Hayır, dedim elini çekerek. İçeri benimle geliyorsun. Baba olacağını kendi gözlerinle görmen gerek.

 

Muayene odasının o loş ışığında, sedyeye uzandığımda kalbimin ritmi dışarıdaki tüm o silahlardan, kavgalardan daha hızlıydı. Hande Hanım karnıma o soğuk jeli sürerken İsmail yanımda, adeta nefes almayı unutmuş bir heykel gibi duruyordu.

 

Ekranda beliren o küçük, küçücük karaltıyı gördüğümde nefesim kesildi. Hande Hanım cihazı biraz daha oynattı ve odanın içini dünyanın en güzel, en senfonik sesi doldurdu.

 

Güm-güm, güm-güm, güm...

 

İşte, dedi doktor hanım gülümseyerek. Bebeğinizin kalp atışları. Oldukça güçlü ve sağlıklı.

 

O ses odada yankılandığı an, İsmail’in yüzünde sanki binlerce gül birden açtı. O karanlık, o yaralı, babasının gölgesinden kaçan adam gitti; yerine gözleri sevinç gözyaşlarıyla parıldayan, içi içine sığmayan bir çocuk geldi.

 

Birtanem.. dedi, sesi hıçkırıkla karışık bir kahkahaya dönüştü. Bu... Bu bizim bebeğimiz mi? Bu ses... Onun kalbi mi?

 

Evet hayatım, bizim bebeğimiz, dedim.

İsmail dizlerinin üzerine çöktü, elimi dudaklarına götürüp defalarca öptü.

 

Ardından başını yavaşça karnıma yasladı. O an, dışarıdaki tüm savaşları kazandığımızı anladım. İçimizdeki o küçük kalp atışı, İsmail’in ruhundaki tüm karanlığı, geçmişin tüm zincirlerini tek bir saniyede kırıp atmıştı. Odadaki o hüzünlü hava bir anda yerini muazzam bir neşeye ve umuda bıraktı. Eğilip saçlarını öptüm, ikimizin de yüzünde güller açıyordu.

 

Yukarıya, ameliyathane katına çıktığımızda aldığımız o güzel enerjinin uğuru üzerimizdeydi sanki. Tam biz koridora adım attığımızda ameliyathanenin kapısı açıldı ve doktor dışarı çıktı.Poyraz bir ok gibi fırladı.

 

Doktor! Ne olur iyi bir şey söyle!

 

Doktor yorgun ama rahatlamış bir gülümsemeyle maskesini indirdi.

 

Kurşun hayati organları sıyırmış. Çok kan kaybetmişti ama ameliyat başarılı geçti. Güçlü bir kızmış, onu odaya alıyoruz. Gözünü açması yakındır.

 

Poyraz’ın o an hıçkırarak ağlayıp dizlerinin üstüne çöküşünü ömrüm boyunca unutamayacaktım.

 

Bir saat sonra, Yasemin’in tutulduğu özel odadaydık. Yasemin gözlerini yavaşça araladığında, Poyraz yatağının hemen dibinde, onun elini iki elinin arasına almış, adeta üzerine titriyordu. Yasemin bizi görünce hafifçe doğrular gibi oldu, canının yandığı yüzünün kasılmasından belliydi.

 

Kalkma! diye bağırdım içeri girerken, sesim hem neşeli hem de yarı azarlar gibi çıkmıştı. Kalkma Yasemin, sakın kalkma! Yat aşağıya!

 

Yasemin halsizce gülümsedi. İsmail... İyi misin? diye fısıldadı.İsmail öne çıktı, Yasemin’in yatağının kenarına gelip eğildi ve onun diğer elini büyük bir minnetle tuttu.

 

Ben iyiyim Yasemin. Sayende iyiyim... Bize dünyaları bağışladın. Sana hayatım boyunca ödeyemeyeceğim bir borç bıraktın.

 

Yasemin gözlerini bana çevirdi, karnıma baktı.

 

Bebek... dedi zorlukla. O iyi mi?

Gözlerimden yaşlar süzülürken neşeyle atıldım, elini tuttum.

 

Çok iyi teyzesi! Az önce kalbinin sesini duyduk. O kadar güçlü atıyor ki... Aynı senin gibi, aynı bizim gibi. Doktor dedi ki, sen de tamamen iyileşeceksin. Hani o tedavi son günündeydi ya, her şey yoluna girecek. Sen bu bebeğin en değerli teyzesi olacaksın.

 

Poyraz, Yasemin’in elini biraz daha sıktı, gözlerinin içine bakarak,

 

Bir daha sakın, dedi, sesi titreyerek. Bir daha sakın beni böyle bir korkuyla baş başa bırakma. Sen iyileşene kadar başından bir adım bile ayrılmayacağım.

 

Yasemin’in yanakları hafifçe kızardı, yüzünde yorgun ama musmutlu bir gülücük belirdi. O soğuk hastane odası, bir anda kahkahalarla, umutla ve geleceğe dair kurulan güzel hayallerle ısınmıştı.

 

Dışarıda bizi bekleyen düşmanlar, verilecek savaşlar hala oradaydı, biliyordum. Ama artık korkmuyordum. İsmail’in elini karnımın üzerine koyduğu o anı, bebeğimizin o pırpır eden kalp atışını ve dostlarımızın birbirine kenetlenen ellerini gördükten sonra, bizim karşımızda durabilecek hiçbir karanlık kalmamıştı. Biz kazanmıştık, hayat kazanmıştı.

 

Hastanenin o ağır, ilaç kokan havasını arkamızda bırakıp dış kapıdan adımımızı attığımızda, yüzümüze vuran haziran güneşi adeta yeni hayatımızın ilk sabahını müjdeliyordu. İçerideki o ölüm kalım savaşı, yerini dışarıdaki hayatın olağan, canlı ritmine bırakmıştı.

 

İsmail, sanki her an üzerime titreyen bir koruyucu melek gibi, elini bir saniye bile belimden çekmiyordu. Her adımımda beni kolluyor, gözlerimin içine bakıp iyi olup olmadığımı kontrol ediyordu.

Tam hastane bahçesinden çıkıp arabaya doğru ilerlerken, caddenin karşısındaki kaldırımda koşturan küçük bir kız çocuğu dikkatimi çekti. Üzerinde pembe, fırfırlı bir elbise vardı ve neşeyle zıplayarak yürüyordu.

 

Ama asıl gözümü alan, küçücük ellerinin arasında tuttuğu, güneşin altında rengarenk parıldayan o devasa sosyete şekeriydi. Kırmızı, beyaz, yeşil halkalar sarmal bir şekilde dönüyor, küçük kız her ısırdığında yüzünde dünyalara bedel bir mutluluk açıyordu.

 

O an, içimde tarif edilmez, durdurulamaz bir dürtü filizlendi. Gözlerimi o şekerden alamıyordum. Ağzımın içi sulanmış, sanki o tatlı, meyveli lezzeti dilimin ucunda hissetmiştim. Adımlarım yavaşladı, gözlerimi kıza dikip kaldım.

İsmail benim duraksadığımı fark edip hemen endişeyle yüzüme eğildi.

 

Birtanem ne oldu? Bir yerin mi ağrıyor, başın mı döndü? diye sordu, sesi bir anda telaşlanmıştı..

 

Başımı iki yana sallayarak, parmağımla karşı kaldırımdaki küçük kızı işaret ettim. Çocuksu bir mahcubiyetle ama engel olamadığım bir istekle fısıldadım.

 

İsmail... Şeker... Bak, kızın elindeki o renkli şekerden canım çok fena çekti. Aşeriyorum galiba...

 

İsmail bir an duraksadı, işaret ettiğim yere baktı. Sonra ciddiyeti bir anda dağıldı ve yüzünde, hastane odasındaki o çocuksu, muzip gülümseme yeniden belirdi. Gözlerinin içi parladı.

 

Sen... Sen aşeriyor musun yani? Bebeğimiz şeker mi istiyor? dedi, sesi heyecanla yükselerek. Bu onun baba olarak karşılaştığı ilk görevdi ve bunu bir gurur meselesi yaptığı her halinden belli oluyordu.

 

Evet, dedim gülerek, hem de çok fena. Hemen şimdi yemezsem çatlayacağım sanki.

 

Hemen canım, hemen! Sen arabaya geç, klimalı serin yerde bekle. Ben dünyayı altüst eder, o şekeri bulurum, diyerek beni nazikçe arabanın ön koltuğuna yerleştirdi. Kapıyı kapatıp hemen yolun karşısındaki büyük markete doğru adeta koşar adım ilerledi.

 

Arabanın camından onu izliyordum. O koca adam, az önce hastane koridorlarında dik durmaya çalışan, dışarıdaki düşmanlara karşı duvar olan İsmail, şimdi karısının ve doğmamış bebeğinin canı şeker çekti diye market kapısından içeri adeta uçarak giriyordu.

 

Birkaç dakika sonra marketten çıktı. Elinde sadece o sosyete şekerlerinden değil elmalı, çilekli, lolipop ne kadar renkli ve tatlı şeker varsa koca bir poşet dolusu abur cuburla geri dönüyordu. Arabanın kapısını açıp yanıma oturduğunda nefes nefeseydi ama yüzündeki o gururlu ifade paha biçilemezdi.

 

Poşetin içinden tam da o küçük kızın elindekine benzeyen, yuvarlak, sarmal renkli şekeri çıkarıp ambalajını özenle açtı ve bana uzattı. Buyurun hanımefendi küçük beyin ya da küçük hanımın ilk siparişi hazır, dedi göz kırparak.

 

Şekeri elinden alıp büyük bir mutlulukla ısırdığımda, içimi kaplayan o tatlı huzur yüzüme yansıdı. İsmail uzanıp yanağımdan öptü, elini yine karnımın üzerine, o küçük mucizemizin kalbinin attığı yere koydu.

 

Daha ne isterseniz söyleyin, dedi gözleri dolarak. Bu hayatta ikiniz için yapamayacağım hiçbir şey yok.

 

Araba hareket ederken, arkamızda bıraktığımız o karanlık günlerin, hastane odasındaki acıların yerini artık bu küçük, tatlı ve umut dolu anların alacağını biliyordum...

Bölüm : 03.06.2026 23:36 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...