
Arabanın tekerlekleri asfaltı ağlatırcasına dönerken, ağzımdaki o şekerli tat bir anlığına beni sakinleştirmişti ama bu huzur çok uzun sürmedi. Yol uzadıkça, içimdeki o tuhaf, önüne geçilmez hamilelik dürtüsü yeniden kabarmaya başladı.
Bu seferki sıradan bir tatlı isteği değildi; hani derler ya, insanın burnunun direğini sızlatan, adını koyamadığı o aşerme krizlerinden biri tam göğsümün ortasına oturdu.
İsmail dikiz aynasından ara sıra bana bakıyor, yüzümdeki ani değişimleri yakalamaya çalışıyordu. Direksiyonu tutan parmakları hala gergindi ama gözlerinde bana bakan o adam tamamen bana teslim olmuştu.
Birtanem dedi sessizliği bölerek. Yüzün yine bulutlandı... Şeker kesmedi mi, hala bir huzursuzluk var içinde?
Derin bir nefes aldım, yutkundum. Söylemeye o kadar utanıyordum ki... Dışarıda bunca mevzu varken, Yasemin ölümden dönmüşken benim aklımın düştüğü yere bak diye kendime kızıyordum. Ama işte, içimdeki o minik can sanki benimle oyun oynuyordu.
İsmail... dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısık çıktı. Ben... Ben çok tuhaf bir şey istiyorum. Ama öyle böyle değil. Düşündükçe içim çekiliyor.
İsmail arabayı hemen sağa, kaldırım kenarına yanaştırdı. Dörtlüleri yakıp tamamen bana döndü. Gözlerindeki o 'her an göreve hazır asker' modu yeniden devreye girmişti.
Söyle kurban olduğum, ne istersen. Mevsimi olmasın, dünyanın öbür ucunda olsun, bulup getirmeyen İsmail namerttir. Ne istiyor canın?
Çağla... dedim gözlerimi kaçırarak. Ama böyle tuzlu, kütür kütür ekşi çağla istiyorum. Üzerine tuz katıp yemek istiyorum birtanem.
İsmail bir an donakaldı. Haziranın ortasındaydık. Çağla mevsimi çoktan geçmiş, ağaçlardaki o körpe yeşillikler büyüyüp sert birer bademe dönüşmüştü. Piyasada, tezgahlarda, manavlarda çağla bulmak imkansızdı. Resmen bulunamayacak bir şeyin peşine düşmüştüm.
Çağla mı? diye mırıldandı İsmail. Kafasında hemen bir coğrafya haritası çıkardığına emindim.
Bu mevsimde...biliyorum, imkansız, dedim hüzünle başımı öne eğerek. Mevsimi geçti. Unut gitsin, geçer herhalde...
Şşş, ne demek unut gitsin? diyerek çenemi tuttu ve başımı kaldırdı. Gözlerinde sarsılmaz bir kararlılık vardı.
Benim oğlum ya da kızım çağla istiyorsa, o çağla bu arabaya gelecek. İmkansız diye bir şey yok benim lügatimde.
Arabayı tekrar çalıştırdı ama bu sefer yönümüz eve doğru değil, şehrin en eski, en köklü hallerinin ve lüks organik pazarlarının olduğu tarafa doğruydu. İsmail telefonu kulağına götürdü, adamlarını tek tek aramaya başladı.
Alo, Poyraz! Hemen şehre dağılıyorsunuz. Ne kadar lüks manav, organik pazar, soğuk hava deposu varsa altını üstüne getireceksiniz. Bana çağla bulacaksınız. Evet, çağla! Mevsimi geçmiş falan dinlemiyorum, gerekirse seraları arayın, yurt dışı ithalatçılarına bakın, o yeşil çağla bir saate kadar elimde olacak!
Telefonu kapattığında nefes nefeseydi. Şehrin en büyük gurme manavının önünde durduk. İsmail içeri adeta bir kasırga gibi girdi. Arkasından ben de yavaşça indim. Manavdaki tezgahtarlar İsmail’in o heybetli ve sert duruşundan ürkmüş, ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
Kardeşim, dedi İsmail, ses tonu hem rica içeren hem de itiraz kabul etmeyen bir tondaydı. Eşime çağla lazım. Hamile. Aşeriyor.
Manav mahcup bir şekilde ellerini iki yana açtı.
Abi gözünü seveyim, haziran ayındayız. Badem oldu onlar, çağla mı kalır bu vakitte? Vallahi yok, tüm şehri gezsen bulamazsın.
İsmail adamın üzerine doğru bir adım attı, gözleri karardı.
Bana bak, yok kelimesini duymak istemiyorum. Arka taraftaki depolara bak, şoklanmışı vardır, özel müşteriler için sakladığınız vardır. Parası neyse mühim değil, bana o çağlayı bul!
O sırada manavın yaşlı sahibi içeriden çıktı. İsmail’in halini, benim arkada karnımı tutarak bekleyen halimi görünce durumu anladı. Evlat, dedi yaşlı adam sevecen bir sesle. Sakin ol. Hanım kızımızın canı çekmiş, boynu bükük kalmasın. Bizim hanım geçen ay memleketten gelen son çağlaları şoklayıp derin dondurucuya atmıştı, kışın komposto yaparız diye. Tamamen doğal, kütür kütür duruyor deponun dondurucusunda. Getireyim.
İsmail’in o an yüzünde beliren rahatlama, sanki dünyaları kurtarmış bir kahramanın rahatlamasıydı. Yaşlı adam içeri girip küçük bir poşetin içinde, buzları üzerinde tüten körpe, yeşil çağlaları getirdiğinde dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu. Resmen bulmuştuk.
İsmail adamın elini sıkıp cüzdanından çıkardığı parayı tezgaha bıraktı, adam ne kadar gerek yok, hamile hediyesi dese de dinlemedi.
Arabaya bindiğimizde poşeti kucağıma bıraktı. Manavdan aldığımız küçük tuzluğu da yanına koydu. Çağlalardan birini alıp biraz tuz serperek ağzıma attığımda, o ekşi ve kütür kütür tat damaklarıma yayıldı. Hayatımda hiç bu kadar lezzetli bir şey yememiştim.
İsmail direksiyona yaslanmış, benim o çocuksu mutlulukla çağla yiyişimi izliyordu. Gözlerinden akan bir damla yaşı gizlice sildi.
Bulamazdım sanıp çok korktum, dedi sesi titreyerek.
Sizin canınız bir şey isteyecek de ben çaresiz kalacağım diye ödüm koptu birtanem.
Elimi uzatıp onun yanağını okşadım. Sen yanımızdayken bize hiçbir şey olmaz sevgilim. Sen imkansızı bile bizim için mümkün kılarsın, biliyorum.
Kucağımdaki poşetten ekşi, kütür kütür bir çağla daha alıp üzerine tuzu cömertçe serptim. Ağzımda dağılan o sulu, mayhoş tat her bir hücreme yayılırken, İsmail’in gözlerindeki o sonsuz korumacılığı izlemek içimi eritiyordu. İmkansız denen çağlayı bulmuştu ama bendeki o hamilelik fırtınası, o doymak bilmez, ele avuca sığmaz aşerme duygusu henüz durulmaya niyetli değildi.
Birkaç çağlayı daha ardı ardına büyük bir iştahla yerken, damağımda ansızın bambaşka, tamamen zıt bir istek filizleniverdi.
Bu seferki öyle bir krizdi ki, az önceki o ekşi lezzet anında hükmünü yitirdi. Dilimin arkası burkuldu, burnuma buram buram, kokusunu hayatımda bir kez bile duymadığım o mistik koku gelip yerleşti. Gözlerimi kapatıp yutkundum. Kendi kendime...Yapma Fatma, adam zaten şehri ayağa kaldırdı, daha yeni nefes aldı.. desem de, hormonlar ve o minik can beynime hükmediyordu resmen..
İsmail, benim çağla dolu poşeti yavaşça kucağımdan indirip pencereden dışarıya, uzaklara daldığımı görünce yine o radarları açıldı. Araba yavaşça bizim evin sokağına sapmak üzereyken dikiz aynasından bana baktı, sonra elini vitesin üzerinden çekip bacağıma koydu.
Güzel gözlüm, dedi, sesinde o her an her şeyi yapmaya hazır dağ gibi adamın tınısı vardı.
Yine bir şey var. Çağla kesmedi seni, yüzün başka bir yere gitti senin. Doğruyu söyle bana.
Başımı cama yaslayıp çocuk gibi büzüldüm.
Birtanem... Gerçekten kendimden utanıyorum artık. Ama içimdeki bu çocuk bana oyun oynuyor. Ekşi bitti, şimdi canım öyle bir şey istiyor ki... Ama bu seferki gerçekten imkansız ötesi. Türkiye’de bulamayız. Bulsak da sahtesidir, o kokuyu vermez.
İsmail arabayı evimizin önünde durdurdu ama motoru kapatmadı. Gövdesini tamamen bana doğru çevirip o kara gözlerini gözlerime dikti. Bakışlarında en ufak bir bıkkınlık yoktu; aksine, karısının canının bir şey çekmesi onu gururlandırıyor, adeta hayata bağlıyordu.
Birtanem dedi, çenemi parmaklarının arasına alıp hafifçe sıkarak.
Sana az önce ne dedim ben? İmkansız diye bir şey benim lügatimde yazmaz. Söyle, ne istiyorsun? Ejderha yumurtası desen o ejderhayı bulur, o yumurtayı ellerimle soyarım sana. Söyle birtanem.
Gözlerimi utançla kaçırarak fısıldadım:
Kaju elması... Hani şu tropikal olan, Hindistan’da, Brezilya’da yetişen taze meyve var ya... Kajunun tepesindeki o sulu, sarı-kırmızı meyve. Ama kurusu falan değil İsmail, böyle taze olacak, ısırdığında suyu çenenden akacak. Kokusu burnuma geliyor resmen, çıldıracağım.
İsmail bir an duraksadı. Kaju fıstığını herkes bilirdi ama kaju elması çok hassas, toplandıktan sonra birkaç saat içinde çürüyen, bu yüzden asla kıtalararası taze taşınamayan, sadece yetiştiği tropikal iklimlerde dalından yenebilen bir meyveydi. Bu ülkede, bu mevsimde, tazesini bulmak biyolojik olarak imkansızdı.
İsmail’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, gözlerinde o tehlikeli ve tutkulu kıvılcım çaktı.
Kaju elması demek... Demek bizim ufaklık uzak denizlerin, tropikal adaların tadını istiyor, dedi. Telefonunu cebinden çıkardığı gibi doğrudan Poyraz’ı aradı. Poyraz muhtemelen hala hastanede Yasemin’in başındaydı ama İsmail’in sesindeki o mutlak otoriteyi duyunca hemen telefonu açtı.
Poyraz! Hastanedeki adamları uyar, sen de dinle. Bana hemen şimdi havalimanındaki kargo şeflerini, uluslararası gıda ithalatçılarını ayağa kaldırıyorsunuz. Özel jetlerin kargo bölümlerine mi bakarsınız, diplomatik kuryelerle gelen özel siparişleri mi patlatırsınız bilmem. Brezilya’dan ya da Asya’dan bugün şehre giriş yapmış, soğuk zincirle korunmuş taze kaju elması istiyorum. Sahtesi, kurusu olmayacak!
Telefonu kapatıp bana döndü, direksiyonu sertçe kırdı.
Eve gitmiyoruz. Madem bu ufaklık bu kadar gurme çıktı, biz de o sırada başka bir işimizi hallederiz. Doktor Hande Hanım’ı arıyorum, klinikte bizi beklesin. Şu bizim yaramazın cinsiyetini öğrenme vaktimiz geldi bence. Bakalım babasını böyle peşinde koşturan kızım mı, oğlum mu?
Hastanenin o özel kliniğine geri döndüğümüzde, heyecandan içim kıpır kıpırdı. Koridorlardan geçerken Poyraz’ın, Yasemin’in odasının kapısında beklediğini gördük. Bizi görünce hafifçe gülümsedi ama gözleri hala yorgundu.
Sizin adamlar havalimanını birbirine kattı abi, kaju elması diye bir şey arıyorlar, dedi Poyraz hafifçe fısıldayarak.
İsmail onun omzuna vurdu. Bulacaklar Poyraz, başka çareleri yok. Sen Yasemin’in yanından ayrılma.
Muayene odasına girdiğimizde Hande Hanım bizi tebessümle karşıladı.
Ooo, hızlı çiftim benim. Erken dönmüşsünüz, dedi.
Sedyeye tekrar uzandığımda kalbimin atışları o loş odada yankılanıyordu sanki. İsmail yanımda durmuş, bir eliyle benim elimi sımsıkı tutarken, diğer eliyle heyecanla saçlarımı geriye doğru tarıyordu. O sarsılmaz, sert adamın parmaklarının titrediğini hissedebiliyordum.
Hande Hanım o soğuk jeli karnıma sürdü ve ultrason cihazını yavaşça tenimde gezdirmeye başladı. Ekranda o siyah-beyaz, mucizevi karaltı yeniden belirdi. O minik kalp hala aynı güçle,
Güm-güm, güm-güm diye odanın içinde atıyordu. O ses her yankılandığında İsmail’in gözleri biraz daha doluyordu.
Evet, bakalım bizim bu bücür kendisini gösterecek mi... dedi Hande Hanım cihazı biraz daha bastırıp açıyı değiştirirken. Ekrana dikkatle baktı, yüzünde muzip bir gülümseme belirdi.
Aman Allah'ım, şuna bakın...
İsmail nefesini tuttu, ekrana öyle bir yaklaştı ki neredeyse cihazın içine girecekti.
Nedir doktor hanım? Neyimiz oluyor? diye sordu, sesi resmen çatallanmıştı.
Hande Hanım başını bize çevirip müjdeyi verdi:
Gözünüz aydın... Çok güzel, çok inatçı bir kızınız oluyor. Bir kız bebek geliyor!
O an odadaki zaman durdu sanki. İsmail’in yüzündeki o donakalmış ifade, saniyeler içinde yerini hayatımda gördüğüm en saf, en derin mutluluğa bıraktı. Gözlerinden iki damla yaş süzülürken hıçkırarak güldü. Dizlerinin üzerine çöktü, başını karnıma yasladı.
Kızım... diye fısıldadı, sesi titreye titreye. Benim...Benim küçük kızım. Güzel kızım...
Eğilip onun o sarı saçlarını öptüm, gözyaşlarım onun yüzüne damlıyordu. Dışarıdaki o sert, düşmanlarına kan kusturan İsmail gitmiş, yerine doğacak kızı için canını vermeye hazır, içi içine sığmayan, kalbindeki tüm zincirleri kırmış bir baba gelmişti. Kendini resmen bir prensese adamaya hazırdı.
Tam o sırada muayene odasının kapısı hafifçe tıklandı. İsmail gözlerini silerek ayağa kalktı. Kapıda beliren Mehmet'in elinde, içi buz kalıplarıyla doldurulmuş, özel yalıtımlı lüks bir koruma kutusu vardı. Nefes nefese kalmıştı, üstü başı dağılmıştı ama yüzünde muzaffer bir gülümseme vardı. Yanında Poyraz'la gelmişti
Abi... dedi Poyraz nefes almaya çalışarak. Brezilya büyükelçiliğinin özel kargosundan aldık. Tam zamanında şehre inmişti, taze, dalından yeni kopmuş gibi. Yemin ederim getirene kadar canımız çıktı.
Kutuyu İsmail’e uzattı. İsmail kutuyu açtığında, içeriden o sarılı kırmızılı, tropikal, buram buram egzotik kokan kaju elmaları fırladı. Gerçekten de bulunamayacak olanı bulmuşlardı. İsmail meyvelerden birini özenle temizleyip bana uzattı.
O loş odada, bir yanımda kızımın ekrandaki o minik silüeti ve kalbimin ritmini değiştiren kalp atışları, diğer yanımda elleriyle bana o imkansız meyveyi yediren, gözlerinin içi gülen eşim vardı. Meyveden aldığım ilk sulu ısırıkla birlikte içimdeki tüm fırtınalar dindi..
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 19.21k Okunma |
1.25k Oy |
0 Takip |
100 Bölümlü Kitap |