91. Bölüm

91. Bölüm

Kyula
kyulaseng

O an salonda yükselen kahkahalar, haftalardır içimize çöken o ağır, kurşuni bulutları birer birer dağıtıyordu.

 

Poyraz’ın Mehmet’le didişmesi, Mehmet’in Alya’nın saçlarını bir an bile bırakmadan karnındaki o iki minik mucizeye dokunuşu...

 

Mehmet'le mapushanedeyiz adam duvarın rengine bakıp çok koyu diyor azıcık açık renk olmalı diyor

 

Ne diyor hahahahah

 

Usta kesildi başımıza bide orada duvarlarda küçük göçükler vardı buraya sıva lazım polis bey diyor anliyacağınız biz eğlendik mapushanede bile hahahahahah

 

Poyraz bana söyleniyorsun ama sende fotoğraf çekinirken diğer yüzümden çekim bu yanı sevmiyorum dedin

 

Simay güldü ve Poyraz konuştu

 

Fotoğraf çekerken de hep öyle çektiriyorum çünkü. Hadi siz anlatın biz yokken ne yaptınız?

 

İsmail konuştu

 

Ben gerçeği söylüyorum bu kızlar hiç üzülmedi Alya varya o kadar sevindi ki Simay'ı söylemiyorum bile

 

Alya güldü ama Simay hemen atıldı

 

Yalan söylüyor seni çok merak ettim-

 

Sessizlik oluştu ve Poyraz sırıttı

 

Beni merak mı ettin...

 

Merak ettim aptal!

 

Bende seni merak ettim aptal!

 

Hahahaha bunlarda olduğuna göre artık bir 6'lı date bize farz.

 

Mehmet'in söylediğine güldük ve haklı bulup buluşma ayarladık

 

İsmail ekledi

 

Korku evine de gidelim hahahahah

 

Evet evet ama bu sefer kimse kimseyi kitlemesin. Üstüne bastırarak kitlemesin dedim

 

Tamam söz yenge...

 

Hepsi, sanki bir rüyanın içindeymişiz gibi gerçek dışı ama bir o kadar da huzur vericiydi.İsmail, kolunu omzuma atıp beni kendine doğru çektiğinde, omuzlarımda ne bir yük ne de bir sızı kalmıştı.

 

Gözlerimi ondan ayırıp salondakilere baktım, Simay’ın gözlerindeki ışıltı, Alya’nın o yaralı yüzünde beliren taze gülümseme... İsmail kulağıma doğru eğildi, nefesi tenimi bir esinti gibi okşadı.

 

Baktığın her yerde mutluluğu gördüğün bir ömür diliyorum senin için bitanem... diye fısıldadı. Bu ev artık sadece bizim sığınağımız değil, bizim kaleden de öte, gerçek bir yuvamız.

 

Başımı göğsüne yasladım, kalbinin o bildiğim, sevdiğim ritmini dinledim.

 

Bu yuvayı sen inşa ettin İsmail, dedim kısık bir sesle.

 

Kendi yaralarını sarmak yerine, önce benimkileri iyileştirmeyi seçtin. Şimdi sıra bizde, sıra bende.

 

İsmail’in sözleri içimdeki o son direnç kırıntısını da bir pamuk şekeri gibi eritip yok ederken, Mehmet’in bir anda koltuktan zıplayıp ortalığı ayağa kaldırmasıyla huzurlu anımız tatlı bir kaosa dönüştü.

 

Ya yeter bu kadar duygusallık! Benim burada canım sıkıldı, duvarların boyası diyorum, sıva diyorum, kimse tınmıyor! diye bağırdı Mehmet, sanki evde değil de yine o sorgu odasındaymışız gibi ciddiyetle.

 

Poyraz hemen yapıştı lafa, sanki beklediği pası almış bir futbolcu gibi,

 

Oğlum senin o estetik zevkine kurban olayım ben. Adam resmen hücreyi tadilatla güzelleştirip içeriden çıkmaya çalışıyordu ya! 'Polis bey, şuraya bir kartonpiyer çekelim, bak ferahlar ortam, gerilmeyin' diyor, polisler hayretler içinde bakıyordu çocuğa.

 

Mehmet, sanki çok haklıymış gibi kaşlarını çattı.

 

Ne var yani? İnsan nezarethanede bile olsa bir standart arıyor. O gri duvarlar ruhumu daralttı, ben de mimari dokunuş yaptım. Boşuna mimarlık okumuyoruz.

 

Poyraz gülmekten iki büklüm olup eliyle Mehmet’in omzunu dürttü.

 

Mimari dokunuş dediği de duvarı tırnaklarıyla kazıyıp 'buraya biraz pastel ton gider' demekti. Bir ara gardiyana dönüp 'Haftaya badana günü mü? Çiçekli duvar kağıdı getirelim, Alya sever' dedi, yemin ediyorum polis pes edip dışarı çıktı, gülmekten adam-

 

Simay kahkahayı bastı,

 

Mehmet, senin bu hallerin yüzünden hiçbir zaman adamakıllı hapse giremeyeceğiz, bizi akıl hastanesine yollayacaklar diye korkuyorum!

 

Mehmet, sanki çok büyük bir başarıya imza atmış gibi gururla gülümsedi.

 

Fena mı? En azından hastanede yemekler daha iyidir, duvarları da beyazdır, mis!

 

Tam o sırada Poyraz, cebinden telefonunu çıkardı.

 

Bakın, bak bakın... Size bir kanıt sunuyorum.

 

Hepimiz toplandık, Poyraz telefonun ekranını bize çevirdi. Fotoğrafta Mehmet, hapishane hücresinin demirlerine yaslanmış, elinde bir parça ekmekle sanki beş yıldızlı bir otelde kahvaltı ediyormuş gibi poz veriyordu. Altına da not düşmüştü, Huzurlu ortam, tam bir inziva yeri, eksik olan tek şey bir demlik çay.

 

Gülmekten nefesim kesilirken, İsmail’in göğsünden hafifçe doğrulup Poyraz’a baktım.

 

Siz ikiniz... Gerçekten birbirinizi bulmuşsunuz. O hücrede nasıl sıkılmadınız şaşıyorum.

 

Poyraz, Mehmet’in ensesine bir şaplak atıp koltukta yayılmaya devam etti.

 

Biz ikimiz bir araya gelince orası hücre değil, talk-show programına dönüyordu Fatma. Bir gün Mehmet 'Ben buradan kaçarım, tek ihtiyacım biraz tereyağı ve bir de merdiven' dedi. Niye tereyağı diye sordum, Kapı menteşelerini yağlayıp sessizce süzülmek için dedi. Çocuk tam bir ajan kafasında!

 

Mehmet ayağa kalkıp ceketini düzeltti, sanki gerçekten bir iş görüşmesine gidiyormuş gibi kasıldı.

 

Büyük düşünün dostlarım, büyük düşünün! Şimdi o 6’lı date’te de aynı performansı göstereceğim. Garsona 'bu menüdeki yemeklerin tabağı iştah açmıyor, bize daha pastel tonlu bir tabakta servis yapın' diyeceğim, izleyin beni.

 

Alya elini karnına götürüp gülmekten sarsılırken, Simay Poyraz’a

 

Sen bu çocuğun yanında fazla kaldın, iyice kafayı yedin, dedi.

 

Poyraz, elini kalbine koyup sahte bir şaşkınlıkla bana baktı.

 

Fatma, gördün mü? En iyisi biz Mehmet'le gidip bir duvar ustası bulalım, önce kendi yuvamızın duvarlarını güzelleştirelim.

 

O an, bu saçmalıkların içinde bile ne kadar derin bir nefes aldığımı fark ettim. Eskiden olsa bu ciddiyetsizliğe kızardım belki ama şimdi, bu dörtlü deliyle birlikte gülmek, dünyanın en büyük zenginliği gibi geliyordu.

 

İsmail elimi tuttu, parmakları parmaklarımın arasına kenetlendi. Odanın içindeki o ağır, kurşuni bulutlar çoktan gitmişti, yerini kahkahalarla dolu, ışıl ışıl bir gökyüzü almıştı. Artık korkacak bir duvarımız, kaçacak bir hücremiz yoktu. Sadece önümüzde uzanan ve bizim inşa edeceğimiz, kendi renklerimize boyayacağımız bir hayat vardı.

 

Poyraz konuştu,

 

İsmail sen korku evi fikrini atarak kendi sonunu hazırladın. Mehmet şimdi oraya gider, katil maskeli adamın maskesini çıkarıp 'kardeşim bu maske yüzünü boğuyor, cildin nefes alsın, biraz tonik kullan' falan der, mazallah adam psikolojisini bozup mesleği bırakır!

 

Mehmet, sanki çok mantıklı bir şey söylüyormuş gibi ciddi bir tavırla başını salladı.

 

Kötü mü olur Poyraz? Adamı rehabilite etmiş oluruz. Hem belki indirim yaparlar, bizim müşterimiz psikolog gibi çalışıyor diye.

 

Simay elindeki yastığı Mehmet’e fırlattı.

 

Senin o ağzını bantlamamız gerekecek bizim, yoksa date’in ortasında rezil olacağız.

 

Mehmet yastığı havada yakalayıp yüzüne siper etti.

 

Siz korkmayın, ben ortamın enerjisini yükseltmeye geldim. Hem yenge, sen bana bakma, senin o İsmail’in yanında nasıl uslu durduğuna bak. Sen ona Şuraya bir kule yapalım de, adam mimarlık okuduğu için mimar kesilir.

 

İsmail’in göz ucuyla bana bakıp gülümsediğini hissettim. Başımı göğsüne daha da yasladım.

 

O benimle vakit geçirmeyi seviyor Mehmet, sizin gibi duvar ustası olmaya çalışmıyor en azından, dedim kahkaha atarak.

 

Hördün mü? dedi Poyraz, Mehmet’e dönerek. Kadın bizi duvar ustası diye yaftaladı. Halbuki biz estetiğin temsilcisiyiz.

 

Tam o sırada kapı çaldı. İsmail hafifçe doğruldu ama eli hala belimdeydi, sanki beni o güvende tuttuğu çemberden bir an bile çıkarmak istemiyordu.

 

Gelen kim olabilir bu saatte? diye mırıldandı.

 

Mehmet ayağa fırladı, sanki kendi evine gelmiş gibi büyük bir heyecanla.

 

Kesin gelip bizi hapse geri alacaklar! Siz çok eğleniyorsunuz, biraz daha duvar boyamaya gelin diyecekler.

 

Saçmalama Mehmet, dedi Alya, sonunda kahkahasına engel olamayarak.

 

Hapisten yeni çıktınız, ne hapsi?

 

Mehmet kapıya doğru ilerlerken,

 

Belli olmaz Alya, tarzımız dikkat çekiyor, kıskanıyorlar! dedi ve kapıyı araladı.

Kapıdaki teslimatçı elinde kocaman bir kutuyla duruyordu. Mehmet kutuyu alıp içeri girdiğinde hepimiz şaşkınlıkla ona baktık. Kutunun üzerinde "Tadilat ve Dekorasyon Seti" yazıyordu.

 

Poyraz kahkahayı bastı, Mehmet, sen bunu sipariş mi ettin?

 

Mehmet kutuyu sehpaya bıraktı ve muzip bir gülüşle hepimize baktı.

 

Hayır, ama bugün birine 'bu evin duvarları biraz fazla boş' demiştim, belki biri duymuştur diye düşündüm. Şaka bir yana, akşam yemeğinde birine 'evde tadilat var' diyerek masadan kaçma bahanesi uydurmuştum, adam inanmış olmalı ki göndermiş!

 

Eskiden duvarlarımızın ardında saklandığımız korkular, şimdi sadece Mehmet’in şakalarına meze olmuştu. Artık sadece nefes almıyorduk, gerçekten yaşıyorduk.

 

İsmail kulağıma doğru fısıldadı

 

Korku evine gittiğimizde, Mehmet’in o katili rehabilite etmesini izlemek için sabırsızlanıyorum.

 

Gülümsedim.

 

Ona engel olma İsmail, belki biz de o maskelerin altındaki gerçek yüzleri görürüz, tıpkı birbirimizin içinde sakladığımız o yaralı çocukları gördüğümüz gibi.

 

Ertesi gün, güneş salonumuza sanki her zamankinden daha umut dolu bir ışıkla doğmuştu...

 

Altılı bir grup olarak kampüs kapısından girdiğimizde, üzerimizdeki o eski, ağır havanın yerini üniversite bahçesinin cıvıltılı enerjisi almıştı. Mehmet, fakülte binasının dış cephesine bakıp dudak büktü.

 

Burayı kim tasarladıysa kesin estetikten yoksun birisiymiş. Bak şu tona, insanın içindeki yaşam enerjisini emiyor. Hemen bir badana ekibi kurup burayı pastel tonlara boyamalıyız.

 

Poyraz, Mehmet’in sırtına vurarak, Oğlum burası fakülte, hücre değil! Bırak duvarı da bir kafeye oturalım, dün gecenin kritiğini yapalım, dedi.

 

Alya ve Simay önde, kendi dünyalarında şen şakrak ilerlerken, ben İsmail’in yanında, kampüsün o tanıdık ama bir o kadar da uzak kaldığım atmosferini soluyordum. İsmail, sanki birini korur gibi sürekli gözlerini üzerimde tutuyor, her kalabalık grupta beni kendine biraz daha yaklaştırıyordu.

 

Fakültenin kafeteryasına yerleştiğimizde, Mehmet’in şovmenliği tüm hızıyla devam ediyordu. Şimdi, dedi Mehmet masaya bir plan çizer gibi ellerini birleştirerek.

 

Korku evine gitmeden önce burada, bu entelektüel ortamda biraz pratik yapmamız lazım. Poyraz, sen garson ol, ben de, menüdeki renkleri beğenmeyen ve mutfak dekorasyonunu eleştiren zorba müşteri olayım.

 

Saçmalama Mehmet, millet bize deli gözüyle bakacak, dedi Alya gülmekten gözlerinden yaşlar gelerek.

 

Bırak baksınlar tatlım, biz kendi dünyamızda bir sanat icra ediyoruz, dedi Mehmet ve ayağa kalkıp en yakın boş masaya doğru ilerledi.

 

Garsonun yanına gidip elini omzuna attı

 

Bak güzel kardeşim, bu sandalyelerin kumaşı ortamın ambiyansıyla hiç uyumlu değil. İnsanın oturdukça motivasyonu düşüyor. Ben sana yarın birkaç kumaş kartelası getireyim, sen de şefle konuş, dekoru değiştirelim, bak o zaman müşteri artışını gör!

 

Garson, şaşkınlık ve korku arasında gidip gelirken, Poyraz hemen devreye girip onu masadan uzaklaştırdı.

 

Kusura bakma birader, arkadaş mimarlık okuyor...

 

Gülmekten karnımıza ağrılar girmişti. İsmail, elini masanın altına uzatıp elimi avucunun içine aldı.

 

Bak, dedi, sesi o derin, huzur veren tonundaydı.

 

Görüyor musun? Hiçbir şey olmamış gibi, sanki o günler hiç yaşanmamış gibi... Sadece biz varız.

 

Senin sayende, diye fısıldadım. Senin o koruyucu gölgen olmasa, ben bu kadar kolay gülebilir miydim?

 

İsmail hafifçe gülümsedi ama gözleri bir anlığına ciddileşti.

 

Beni iyileştiren sen oldun birtanem...

 

O sırada, fakültenin bahçesinde ders çıkışı kalabalığı oluşmaya başlamıştı. Alya, bir an duraksadı ve fakültenin penceresinden dışarıyı izleyen öğrencilere baktı.

 

Biliyor musunuz, dedi, sesi derinden gelerek. Burada, insanların hayatını, derslerini, o telaşlarını izlemek bana iyi geliyor. Bizim hayatımız çok hızlı aktı, çok şey gördük. Şimdi sadece nefes alıp o telaşa karışmak... Bu çok değerli.

 

Mehmet, masaya geri döndüğünde elinde bir tabak kurabiye vardı.

 

Evet, plan güncellendi! Korku evine gitmeden önce, bu fakültede kimin en cesur olduğunu anlamak için bir soru-cevap maratonu yapıyoruz. Kaybeden, korku evinde en önden giden olacak! Eğer korku evinde korkup bağıran olursa ona bir ay boyunca korkak tavuk dicez!

 

Poyraz gözlerini devirdi. İsmail ile birbirimize baktık o anı hatırladığımız başkalarımızdan belliydi...

 

Flashback

 

Etraf bir anda zifiri karanlık oldu ve korkuyla İsmail'in koluna sarıldım.

 

İsmail'in yüzünü görmüyordum ama eminim ki yüzü bana dönmüştür derken ses geldi...benden önce İsmail bağırdı O neydi? O neydi? Duydun dimi? Kesin bir şey var burada! Bağır Fatma, bir şey yap!

 

Aaa ben niye bağırıyorum ki? Korkan sensin,

 

Koluma sarılan da sensin.

 

Kolundan ayrıldım. Korkmuyorum ben.

 

Ama duyduğuma göre bazen insanlar korku evinde kitli kalabiliyormuş tüm gece boyunca.

 

Hayır öyle bir şey yok. Ben küçük bir kız değilim aklım var, herhalde buna inanacak değilim,

 

Hahaha, korkuyorum demiyor da akıllıyım diyor.

 

Evet, akıllıyım ben. Sen bir şey bul, aç şu kapıyı.

 

Tabi ki hanımefendi, ben zaten kedi gözlüyüm,karanlıkta görüş özelliğim var doğuştan.

 

Öyle mi? İyi o zaman aç hadi kapıyı.

 

Bir de küçük bir kız değilim akıllıyım diyorsun!

 

...

 

İsmail konuştu

 

Biz korkmayız...

 

Poyraz konuştu

 

Ben zaten en önden giderim, katili ben rehabilite edeceğim unutma!

 

Gün boyu fakülte bahçesinde, amfilerin önünde, çimlerde oturup vakit geçirdik. İsmail ile uzun uzun yürüdük; İsmail bana, o soğuk duvarların ardında nasıl planlar yaptığını, nasıl beni tekrar görebilmek için zamanı geri sarıp durduğunu anlattı. Her kelimesi, kalbimdeki boşlukları tek tek dolduruyordu.

 

Akşam çökerken, fakültenin ışıkları yanmaya başladı. Altı kişilik o garip ama birbirine kenetlenmiş grup, okulun çıkış kapısına doğru yürürken, arkamızda sadece ders notları değil, o uzun, acı dolu günlerin küllerini bırakıyorduk.

 

Mehmet en önde, elinde bir kroki varmış gibi ilerliyor, Poyraz ona eşlik ediyor, Alya ve Simay ise hayat dolu kahkahalarıyla kampüsü inletiyordu.

 

İsmail, kulağıma eğildi...

 

Sıradaki durak korku evi değil, hayatın ta kendisi. Biz artık buradayız, bu gerçek hayatta, yan yana.

 

Başımı göğsüne yasladım...

 

Hazır mısın? diye sordu İsmail.

 

Hazırım, dedim. Sonsuza kadar seninle, her şeye hazırım.

 

Mehmet arkadan bağırdı...

 

Hadi yenge, katil bizi bekler! Pastel tonlara boyamaya gidiyoruz!

 

Hep beraber, yeni hayatımızın ilk büyük adımını, büyük bir kahkahayla atmaya başladık.

 

Haftalardır hayal ettiğimiz o akşam gelip çatmıştı.

 

Akşamın ılık esintisi ve üzerimizdeki şık kıyafetlerin verdiği o hafiflik hissi vardı.

 

İsmail, kapıdan beni almaya geldiğinde gözlerimi ondan alamadım. Üzerindeki lacivert gömleği ve her zamanki karizmatik duruşuyla beni etkiledi.

 

Elini uzattığında, parmaklarımın onun avucuna yerleşmesiyle o tanıdık huzur yine içime yayıldı.

 

Bugün, dedi fısıldayarak, Sadece bizim günümüz. Dünyayı dışarıda bırakıyoruz.

 

Buluşma noktasında buluştuğumuzda Mehmet ve Poyraz’ın hallerini görünce gülmemek için kendimi zor tuttum. Mehmet, üzerine çektiği aşırı şık takım elbiseyle sanki bir ödül törenine değil, devlet başkanı karşılamaya gidiyordu.

 

Poyraz ise onun yanında, "Oğlum çok abartmadın mı? Altı üstü bir romantik komediye gidiyoruz, Oscar almaya değil! diye söylenip duruyordu.

 

Sinemaya girdiğimizde Mehmet’in ilk icraatı, koltukların açısını incelemek oldu.

 

Bu koltukların sırt kısmı 15 derece daha dik olmalıydı, izleyicinin omurgasını mahvederler, diye mırıldanırken, Alya gülmekten koltukta zar zor oturabiliyordu.

 

Film başladığında, romantik anlarda herkesin romantizme kapılmasını beklerken, Mehmet yan koltukta mısır paketini bir gurme edasıyla inceliyordu.

 

Poyraz, bak şu mısırın patlama oranına... Bir kısmı yanmış, bir kısmı çiğ. Bu kaliteyle romantizm mi yaşanır?

demesiyle salonda yankılanan kahkahalar filmin önüne geçti.

 

Filmin sonunda hepimiz gözlerimizden yaş gelene kadar gülmüştük. Hem filmin absürtlüğü hem de bizim kendi aramızdaki, Mehmet ve Poyraz şovu sayesinde, omuzlarımızdaki tüm yükler adeta uçup gitmişti.

 

Sinema çıkışı, şehrin en şık restoranlarından birine geçtik. Mehmet mekana girer girmez şefle tanışmak istedi.

 

Beyefendi, dedi garsona dönerek, Menüdeki o sarı tonu, iştahı kapatıyor. Bir sonraki baskıda lütfen daha pastel ve huzurlu bir renk paleti kullanın, daha çok müşteri çekersiniz.

 

Garson şaşkınlıkla bakarken, Poyraz adamın omzuna dokundu:

 

Boşverin onu, arkadaşın mimarlık damarı tuttu yine. Biz sadece bir akşam yemeği yiyeceğiz...

 

Bölüm : 21.05.2026 12:51 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...